93 HARBİ SONRASI…

…….
93 Harbi ile Osmanlı Devleti’nin başına açılan gaileler, Türkiye Cumhuriyeti’nin de dış politikasında sürekli uğraşmak mecburiyetinde olduğu gaileler olarak hâlâ önemini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ni dış politika gündeminde en çok meşgul eden üç konu olan Ege sorunu, Kıbrıs sorunu ve Ermeni sorunu 93 Harbi’nden kaynaklanmış sorunlar olarak varlıklarını sürdürmektedir.
Sonuç olarak 93 Harbi, Türkiye için acı kayıplarla neticelenmesine rağmen, Ruslar için de 100.000 insanın hayatına değecek kazançlarla neticelenmemiştir. Bu harpten kazançlı çıkan ülkeler Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve dolaylı olarak da Yunanistan olmuştur. Berlin Antlaşmasıyla ortaya çıkarılan bu devletler, Osmanlı Devleti’ne Balkan Harbi faciasına hatta Lozan Antlaşmasına kadar rahat nefes aldırmamışlardır.
Sultan II. Abdülhamit’in padişahlığında 93 Harbi, 24 Nisan 1877’den 31 Ocak 1878 Edirne Mütarekesine kadar 9 ay 7 gün sürmüştür. Bu harbin; sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bakımlardan açtığı yara ve tahribat çok derin olmuştur. Bugün Bulgaristan’daki Türk azınlığın hukukunu korumak için her türlü çareye başvurulmakta, oysa 98 Harbi başlamadan önce Bulgaristan’daki Türk sayısı Bulgar sayısı ile eşit durumdaydı. Aynı biçimde 93 Harbi başlamadan az önce Kıbrıs adasındaki Türk ve Rum sayısı da eşit durumdaydı. Osmanlı Beyliği’nin tarih sahnesine çıktığı 1299’dan 36 yıl önce 12000 Türkmenin boğazları geçip Dobruca’ya yerleşmesiyle başlayan altı yüzyıllık Türk iskânının 277 günlük bir harple yerinden sökülüp atılması, Türk millî hayatında kapanmaz yaraların, unutulmaz acı hatıraların başlangıcı olmuştur.
19’uncu yüzyıl Batı siyasal felsefesinin pratiğe yansıması “hâkimiyetin dayanağı kuvvettir.” Biçiminde oldu. Oysa Osmanlı hâkimiyetinin her döneminde hukuka büyük bir önem vermiştir. Basit düşünce üreten kafaların kolayca kapıldığı bir yargıya göre, nasıl ki İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya başka toplumların topraklarını askerî olarak işgal etmişler ve emperyalist birer devlet olmuşlursa, Osmanlı Devleti de aynı şekilde işgalci ve emperyalist bir devlet olmuştur. Oysa bu yargı, eksik bilgi ve peşin hükümlere dayanmaktadır. Çünkü yalnız Osmanlı Devleti değil, önceki Türk devletleri de işgal siyaseti içine girmeyip yayılma ve fetih siyaseti gütmüşlerdir. Türk milleti kılıcının eriştiği her yeri, her toprağı vatan, hâkimiyetini kabul eden her toplumu kardeş kabul etmiştir. Türk ve insanlık tarihi bunun sayısı örnekleriyle doludur. İstanbul’u fetheden muzaffer ordu, şimdi işgal ordusu mu kabul edilecek, daha da önemlisi İstanbul’a şimdi işgal altındaki bir şehir gözüyle mi bakılacak?.. İstila ve işgal için kurulan ordular; kıyımdan, yakıp yıkmaktan başka bir şey düşünemezler. Eğer Fatih’in ordusu işgal zihniyetiyle donamış bir ordu olsaydı o çoşkulu hâliyle İstanbul’daki Bizans/Hristiyan izini 29 Mayıs 1453 günü silip süpürebilirdi. Fetih günü Türkler, dünyaca bilinen terbiyeli ve vakur hâlleriyle kısa zamanda şehirde sulhu ve sukûneti hâkim kılmışlardır. Gerçekte büyük devlet, saygın devlet; hâkimiyeti altındaki toplulukları bir takım farklılıklarına rağmen barış ve refah içinde yaşatabilen devlettir. Bu yönüyle Osmanlı, tarihçilerin takdirini ve hayranlığını kazanmış bir devlettir. Belirtilen sebeplerle Osmanlı Devleti içim işgalci demek tarihî ve siyasî hakikatleri bilmemekten kaynaklanan bir haksızlıktır. İşgalci bir devlet, silâh gücüyle elde ettiği toprağı silâh gücüyle elde tutan devlet demektir.
Ucuz ve kulaktan dolma bilgilerle tarihi yargılayanlar haklı olsa, yani Osmanlı Devleti emperyalist bir devlet olsa idi; İngiltere gibi, Fransa gibi gittikçe güçlenen bir devlet olurdu. İngilizler; Hindistan’dan, Afrika’dan, Amerika’dan aldıklarını, sömürdüklerini İngiltere’ye taşıdıklarından Britanya İmparatorluğu 19. yüzyılın en kudretli devleti hâline gelmişti. Osmanlı Devleti ise elindekini avucundakini Arabistan’a, Mısır’a, Balkan ülkelerine dağıttığı içindir ki yokluğun ve yoksulluğun pençesinde can vermiştir.
Türkler, her zaman için insanlık dışı davranışlardan uzak bir anlayışta olduklarından “zor” olanın üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Çoğunluğun azınlığı ezmesi, yok etmesi, sindirmesi zor olmasa gerektir… Oysa Türkler zor olanı ya da insanî olanı yaparak toplulukları barış içinde bir arada yaşamayı/yaşatmayı becerebilmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin sosyal ve siyasal hayatında birkaç olay istisna tutulursa, topluluklar arasında anarşik hiçbir olay vuku bulmamıştır denilebilir. Bunun ötesinde hiçbir devirde “soykırım” olayı yaşanmamıştır. Bu arada şu hususu da belirtmek gerekir. Ne denli kanlı olursa olsun, ne denli şiddetli olursa olsun kurallarına ve hukukuna uyuldukça savaş bir soykırım olayı değildir.
Osmanlı Devleti’nde soykırım yaşanmadığı gibi çeşitli topluluklar örneğin Yahudiler, İspanya’da soykırımla karşı karşıya iken Sultan II. Bayezit döneminde Osmanlı ülkesine getirilip yerleştirilmek suretiyle hayatları ve hukukları teminat altına alınmıştır. Osmanlı Devleti, barışı ve düzeni varlığının temel sebepleri arasında saydığından Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika’da soykırım olayına girişilmemiş, toplulukların birbirlerine karşı soykırım uygulamasına müsaade edilmemiştir. Ortadoğu ve Balkanlar’daki sulhu ve sukûneti yüzyıllar boyu ahenkli ve uzlaştırmacı yöntemlerle sürdüren Osmanlı Devleti, bu iki bölgeden çekilince; önce Balkanlar’a sonra da Ortadoğu’ya tam bir anarşi ve güvensizlik hâkim olmuştur. Günümüzde Ortadoğu gittikçe şiddetlenen bir terör ve anarşi çıkmazı içinde bulunuyorsa, gerçekçi bir gözlemci bunu Osmanlı Devleti’nin bölgede kuvvet dengesi olarak bulunmayışına bağlayacaktır. Nitekim Winston Churchill bu gerçeği doğrularcasına “Biz en büyük hatayı Osmanlı Devleti’ni yıkmakla yaptık galiba.” demiştir.
Avrupa’da Viyana kapılarından geriye dönüş, Osmanlı için fethedilen topraklardan geriye dönüşü başlatmış olmasına rağmen, ihtişam ve haşmet içinde bu sırlı gerçek kavranamamıştır. 14, 15 ve 16’ncı yüzyıllara Avrupa’da hüküm süren Osmanlı hayranlığı, 19’uncu yüzyılda tam bir Türk düşmanlığına dönüşmüştü. 93 Harbi’nin vahşet bulutları ufukta toplanmaya başladığı sıralarda panslavist prens Çerkaski “Yumurta kırmayı göze alamayan omlet yiyemez.” diyordu. Bu söz şu anlama gelmektedir. Türkleri geri dönüşe zorlamak için silâha davranmaktan kaçınmamak gerekmektedir. Türkler ya çekilip gidecekler ya da en kanlı bir biçimde kılıçtan geçirilecektir. Bunun için Bulgar çeteleri kurulmuş, Don Kazakları teşkilâtlandırılmıştır.
Almanya’da ırkçılığın temelleri II. Dünya Harbi başlamadan çok önce Fihtelerle, Nietzilerle atılmıştı. Balkanlardaki Türk katliamının temelleri de Rus edebiyatçı ve aydınlarınca uzun zamandan beri Ortodoks inancı ve Rus-Slâv şovenizmi ile atılmıştı. Rus edebiyatçısı Toltsoy, Plevne Muharebelerinde kullanılmış kazak kılıcını oğluna göstererek “ Bu kılıç Türk kanıyla böyle kızardı. Çabuk büyü onu sana vereceğim. Dedelerinin yürüdüğü yolda sen de yürü.” diyerek körpe dimağlara kin tohumları ekmeyi edebî misyonu hâline getiriyordu. Oysa edebiyatın insanlara uyumu, hoşgörüyü, dengeyi ve barışı sevdirmesi/aşılaması gerekmez miydi? Toltsoy gibi ünlü/tanınan bir edebiyatçı nasıl olurdu da böylesine bir saplantı içine girebilirdi.
Don Kişto adlı romanıyla haklı bir şöhrete kavuşan ünlü/tanınan İspanyol yazar Servantes’e İnebahtı Savaşında kolunu kaybettiren Türk düşmanlığının sebebi ne olabilirdi?.. Hayatı boyunca çolak koluna baktıkça Türk kanı içmeye olan susuzluğu artan bu ünlü edebiyatçı, Türklerden ne kötülük görmüştü ki amansız bir Türk düşmanı kesilmişti ?..
Batının pek çok düşünürü yüzyıllar boyu Avrupa insanının aklını çelerek, inancını sömürerek somut bir Türk düşmanlığı imajını zihinlerde canlı tutmak istemiştir. Bu düşünce ve inanç kıskacından kurtulamayan Avrupa insanı kafileler Haçlı Seferlerine itilmekten kurtulamamıştır. Bunlara karşılık hiçbir Türk düşünürü, milletine düşman olmayan başka bir millete düşman olmaları için Türkleri tahrik etmemiş ve bunun fikrî ve ideolojik hazırlığı içine girmemiştir.
Toplumları bölmek, kitleleri anarşinin içine düşürmek eski Çin’den beri Türkler üzerinde büyük ve derin etkiler bırakan bir siyaset olarak kullanılmıştır. Bu dün böyleydi, bugün de böyledir. Birleşen Türklerin güçlü, bölünen Türklerin güçsüz olduğu tarihin gözler önüne serdiği bir gerçektir. 93 Osmanlı-Rus Harbi, bu bakımlardan ibretler ile dolu bir harptir.
93 Harbi başlamadan önce, vatan ve millet bütünlüğünün vazgeçilmez unsurları olan padişah, ordu, halk ve aydınlar arasında pek çok konuda ideal ve fikir birliği yoktu. İnanç ve fikir birliğinde düşülen bu ayrılık, harbin kaybedilmesinde çok önemli bir etken olmuştur. Ülkede belli konularda ideal birliğinin olmaması, yeri hiçbir biçimde doldurulamayacak bir boşluk meydana getiriyordu. O dönemin önde gelen aydınları, kısır ve neticesiz didişmelerle Sultan II. Abdülhamit’in şahsı ile uğraşacakları yerde, Avrupa’daki dostları sayesinde esir Plevne ordusunun akibeti ve harp dışında kayıp olan 29.000 Türk’ün hayatını sormak için kamuoyu oluşturup, milletler arası bir komisyonla meseleyi araştırabilirlerdi. Daha da önemlisi Berlin Konferansında hiç değilse bir oturumu, kayıp ve hayatları hakkında hiçbir bilgi olmayan Türklerin nerede oldukları konusunu araştırmaya ayırtabilirlerdi.
Avrupa’da İnsan Hakları Beyannamesi yayımlanalı 90 yıl geçmişti aradan… 1856 Paris Antlaşmasıyla Avrupa Konseyi’ne kabul/dahil edilen Osmanlı Devleti de Avrupalı sayılmıştı. Bu demekti ki; Türk insanı Avrupa insanının kullandığı bütün hakları kullanabilecekti. Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi acı bir gerçek vardı ki o da, Ayastefanos Antlaşmasından sonra yurduna dönmesi gereken, teslim olan Plevne ordusunun hakka ve hukua aykırı akibetiydi… Gazi Osman Paşa 1878 Mayıs ayında, Ayastefanos Antlaşmasından sonra sağ ve salim Rusya’dan döndüğü hâlde, Plevne’de Rusların eline sağ ve salim teslim ettiği yağız 29.000 Anadolu çocuğuna ne olmuştu, nerelerde kalmıştı ki yurduna dönememiş, Plevne’de teslim olmuş ordudan ancak 12.000 kişi Rus ahtapotunun pençesinden kurtularak vatanlarına dönebilmişti.
…..
Yaşarken kahramanlıklarını ateşle kan arasında ispat etmiş olanların, şehadetlerinde destanlarına ve hatıralarına sahip çıkmak hem bir vefa borcu hem de bir erdemdir. Hatırlanacağı gibi Plevne kahramanları, mücadelelerinin çıkmaza doğru sürüklendiği, hatta çıkmaza girdiği en zor durumlarda bile Devlet tarafından ihmale, Plevne dışında kalan ordu komutanlarının ihanetine uğramamsına rağmen, Ruslara karşı varıyla yoğuyla, cesaretle ve metanetle karşı koyduktan sonra binlercesi şehit, on binlercesi esir olarak şanlı mücadelelerini kapatmışlardı.
Her millet şehit kahramanları için, onların hatıralarını canlı tutacak, mücadelelerini ölümsüz kılacak abideler dikmeyi millî ve tarihî bir görev saymıştır. İngilizler, Fransızlar, Ruslar, Macarlar çeşitli harplerde ölen askerleri için göz kamaştırıcı anıtlar dikmeyi asla ihmal etmemişler, bu anıtlarda devletlerinin kudretini, milletlerinin hasletini, askerlerinin hamasetini yansıtmayı amaç edinmişlerdir. Heyhat !.. 93 Harbi Şehitleri Abidesi nerededir? Var mıdır?..
Plevne’de şehit olanların destanî mücadelelerinin aıntlaştırılması bir yana, 93 Harbi’nin Tuna cephesinde harp ressamı olarak görev alan İrving Montagu 1879’da Biristol gazetesinde “Plevne’de ölen insanların kemiklerinden gübre elde etmek için 30 ton kemiğin Plevne’den Biristol limanına getirildiğini” okuduğundan söz etmektedir. Kendi ölülerinin hatıralarına toz kondurmak istemeyen İngilizlerin, başka milletlere mensup insanların kemiklerinden bile ekonomik fayda ve verim artışı elde etmek istemeleri ve bu çirkin olaya yerli ve yabancı basını gayet dikkatle takip eden Osmanlı Hükûmetinin ilgisiz kalması bağışlanması mümkün olmayan bir gaflet örneği(mi)dir…
19. yüzyıl kitle çağının yüzyılıdır. Böyle bir yüzyılda 93 Harbi, insanlara çok yakın bir zamanda toplumların hayatında önemli değişikliklerin olabileceğini hissettirmiştir. Gerek gelişen bilimin teknolojiye, özellikle silâh teknolojisine yansıması, gerek devletler arası, gerekse toplumlar arası ilişkilerin dünyayı bir çıkmaza doğru sürüklemesi, dünyanın büyük ve genel bir harbe gebe olduğunu işaret etmekteydi. Böyle bir dünyada Osmanlı Devleti, gerçekten de ahtapotun kolları arasındaki avı andırıyordu.
93 Harbi, geleceğin savaşları konusunda yepyeni taktik ve stratejik değerlendirmeleri beraberinde getirmiştir. Bir üstünlük arayışı olarak amansız bir silâhlanma yarışının başlamasına sebep olmuştur. Silâhlanma konusundaki araştırma-geliştirme çalışmaları büyük bir hız kazanmıştır. Öncelikle kalelere bağlı savunma, tedbir ve sistem olarak geçerliliğini yitirmiş, bunun yerini sahra savaşları almıştır.(*)
_____________________________
(*) Turhan ŞAHİN, Öncesiyle ve Sonrasıyla 93 Harbi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Eserleri Dizisi:115, Ofset Repromat, Ankara, 1988, s. 130-137’den iktibas edilmiş ve gerekli görülen bazı kelime-cümleler sadeleştirilmiştir.

About drkemalkocak

Eğitimci-Bürokrat-Akademisyen olmasına rağmen cehlini bir türlü gideremeyen ama suyu aramaktan yılmayan-Bu su Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ndeki sudur... 01.07.1953’te Ankara / Şereflikoçhisar / Sarıyahşi’de doğdu.. Sarıyahşi İlkokulunu ( 1965 - 1966 ), Şereflikoçhisar Ortaokulunu ( 1968 - 1969 ), Ankara Erkek İlköğretmen Okulunu ( 1971 - 1972 )bitirdi. 15.11.1972’de Ankara / Keskin / Karafakılı Köyü İlkokulu Öğretmeni olarak Devlet memurluğuna başladı. Kırıkkale / Yahşihan /Namık Kemal ve Karacaali Köyü ilkokullarında Sınıf Öğretmenliği yaptı. Askerliğini er öğretmen olarak yerine getirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünü ( 27.09.1978 ) bitirdi. 25.03.1982’de Ankara / Namık Kemal Ortaokulu Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine başladı. Kırıkkale / Hasandede Orhan Demirhan, Kırıkkale Ticaret ve Aydınlıkevler liselerinde Sosyal Bilgiler ( Tarih ) Öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığınca yapılan seçme sınavını kazanarak 8 ay süreli İlköğretim Müfettişliği Hizmet içi Eğitim Kursunu tamamlayıp Eskişehir İlköğretim Müfettişliğine atandı. 06.09.1983 - 22.03.1985 tarihleri arasında İlköğretim Müfettişliği görevini yürüttü. Eskişehir İlköğretim Müfettişliğinden Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne atandı. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtındaki şube müdürlüğü görevine 22.03.1985’te başladı. İlköğretim Genel Müdürlüğünde Teftiş ve Değerlendirme, Disiplin, Mevzuat, Program ve Yayımlar, Araştırma ve Plânlama şube müdürlükleri görevinde bulundu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Ana bilim Dalı Tarih Eğitimi Bilim Dalında lisans tamamladı (16.02.1987). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Ana bilim Dalında yüksek lisans ( master ) yaptı ( 21.02.1991). Tezi “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Çalışmaları ve Tarih Öğretimi 1923 - 1960 “, tez danışmanı Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA’dır. Girdiği test ve mülakât sınavlarını kazanarak ( 1987 ) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Lisansüstü%2
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s