ÇANAKKALE’Yİ GEÇMEK İSTEYEN BİR İNGİLİZ DENİZCİSİ ANLATIYOR

Çanakkale, Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı çarpıştığı cephelerden biridir. Harbin sonunda 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmış ve Osmanlı ülkesi İtilaf Devletlerince işgal edilmiştir. Birinci Dünya Harbi neticesinde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti tasfiye edilmiş ve Rusya’da Çarlık yıkılmıştır. İttifak Devletleri safında bulunan ve harpte yenilen devletlerden sadece Osmanlı ülkesi işgal edilerek parçalanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sebep ve sonuçlarını değerlendirirken Çanakkale’yi de bu kapsamda görmek gereklidir. Çanakkale ile birlikte Kafkas, Galiçya, Suriye, Filistin ve Kanal cephelerini de unutmamak mecburiyetindeyiz… Çanakkale’de galip gelişimizin, diğer cephelerdeki yenilgilerimizin sebep ve sonuçlarını; sosyal, ekonomik, kültürel ve politik yönleriyle eleştirmek durumundayız. Unutulmamalıdır ki Çanakkale, 250.000 nitelikli genç insanımızın “Bu vatan uğruna can verme sırrına erenler”den olduğu vatan parçasıdır… O günden bugüne çektiğimiz “Kaht-ı Rical”in sebeplerini Çanakkale’de aramalıyız…
Aşağıda, Çanakkale Muharebelerini, muharebeye katılmış bir İngilizin gözüyle değerlendiren hatıralar yumağından bir kesit sunulmuştur: (1)
“Savaşların seyrini ve askeri hareketlerin düzeni ile tatbik şeklini yazmak veya okumak çoğumuz için sıkıcıdır. Yazmak büyük bir etüd işi olduğu kadar okumak da istek ve sabıra ihtiyaç gösterir. Ben hikaye tarzını tercih ettiğim için şimdi size Çanakkale’ye Boğaz’ı geçmek için gelmiş ve İnflexible zırhlısında topçuluk yapmış, bir gözünü bu sırada kaybetmiş bir İngiliz çavuşundan o ana ait hatırasını nakletmek isterim.
Çavuş Gordon Coulter’i tanıdığım zaman emekli olmuştu. Ben İngiltere’nin Sunderland Kolejine okumak için gittiğim zaman 1941 senesinde onun evinde pansiyoner olarak kalıyordum. Tipik ve babacan bir İngiliz centilmeni idi. Evinde oturduğum müddetçe aramızda ev sahibi ve pansiyoner münasebetlerinden başka samimiyet yoktu. Tamamiyle resmi idik. İkinci Cihan Savaşı’nın İngilizler için hiç de iyi olmayan günleriydi. Alman uçakları her gece ziyaretimize geliyorlardı. Benim sığınağa gitmek adetim değildi. Nedense Mr. Coulter de o akşam bodruma inmemişti. Karşılıklı oturmuş, şuradan buradan anlatıyorduk. Konuşmalarımızın siklet merkezini harp teşkil ediyordu. Bir aralık ev sahibim odadan dışarıya çıktı. Döndüğünde elinde küçük mukavva bir kutu vardı. Karşımdaki koltuğa oturdu, birasından bir yudum aldı. Sonra gözlüğünü çıkardı. Sönmüş olan gözünü parmaklarıyla oğuşturdu, gözlüğünü masanın üzerine bıraktı. Elinde biraz evvel getirmiş olduğu mukavva kutu olduğu halde yanıma geldi, kapağını açarak bana uzattı ve konuştu:
-Bak dostum, bu kömür parçasını görüyor musun? Bu minicik nesne benim gözümü çıkardı. Çanakkale’de sizin topların atmış olduğu güllelerden birinin minicik parçasıdır. Sana şimdiye kadar anlatmamıştım. Ben Çanakkale’de size daha doğrusu senin ağabeyine, babana ve arkadaşlarına karşı savaştım. Belki senin akrabalarından öldürdüklerim olmuştur Ben de gözümü kaybettim orada. İyi ki ilk günlerde yaralanmıştım. Belki postu da orada bırakabilirdim. Zira siz Türkler iyi savaşçısınız. Birçok arkadaşlarım kaldı orada, politikacıların hatalarını bizler kanlarımızla hatta canlarımızla ödüyoruz. Şu durumumuza bak. Biz burada oturmuş biralarımızı yudumlarken harp meydanlarında bu anda kimler son nefeslerini veriyorlar. Ah dostum, bırakalım şimdi bunları, ben harbi hiç sevmedim, sevmem de.
Koltuğuna oturmuştu ki rica ettim:
Ne olur Bay Coulter, lütfen bana Çanakkale savaşlarından biraz daha bahseder misiniz? Hikayeyi sizin yönünüzden dinlemek istiyorum.
-Anlatacak çok bir şey yok ki dostum. Siz bize Çanakkale’yi vermediniz. Boğaz’dan geçmemize mani oldunuz ama üç yıl sonra savaşı biz kazandık ve gemilerimiz serbestçe geçti Boğaz’lardan. Beni yanlış anlama sakın. Türkleri yendik demiyorum. Birinci Dünya Savaşını kazanmış olmamıza rağmen size yenildik. Zira Kurtuluş Savaşınız hakkında çok şey biliyorum. Türklerin mert ve kahraman olduklarına birçok yabancı kadar ben de inanmışımdır. Kardeşim Robert de Çanakkale Savaşlarına katıldı. Başından hemen sonuna kadar sizinkilerle çarpıştı. O da yaralandı. Esir düştüğü zaman Türklerden gördüğü iyiliği anlata anlata bitiremez. Biliyorsun şimdi Avustralya’da. Burada olsaydı sana benden daha çok şeyler anlatabilirdi.
Ben orada 19 Mart 1915’e kadar kaldım. Çünkü bir gün evvel yaralanmıştım. Bizim Amiral Carden vazifeden ayrıldığı için 18 Mart günü filoya Fransız komutanı kumanda ediyordu. Toplarımızla devamlı olarak mevzilerinizi dövüyorduk. Karadan arada bir cevap veriyorlardı ama inan bana her attıkları mermi hemen hemen hedefini buluyordu. İyi ki beni sadece ufak bir parçası yakaladı. Başka türlü olsaydı şimdi öbür dünyadaydım.
Bunları bırakalım. Biraz sonra bir Alman uçağının atacağı bomba ile ölmeyeceğimiz ne malum.
O gece Çanakkale Savaşlarından yirmi altı yıl sonra ve İkinci Dünya Savaşının en civcivli sırasında tepemizde Alman uçakları dolaşırken biz karşılıklı olarak konuşmaya devam ettik.
ÇANAKKALE İÇİNDE VURDULAR BENİ
İkinci Dünya Savaşı son bulmuş, ben de tahsilimle stajlarımı bitirip yurda dönmüştüm. Fakat İngiltere’deki dostlarımla olan alakam kesilmemişti. Seyrek de olsa mektuplaşıyorduk. Tabii eski pansiyon sahibim Gordon Coulter de bunların arasında idi.
Bugün hayatta kalanların hemen hepsi ile mektuplaşırız. Hatta Türkiye’ye gelenler olmuştur aralarında.
1967 yılının Mayıs ayında da Gordon bir mektubunda “Kardeşim Robert İngiltere’ye geliyor. Bu sırada İstanbul’a da uğrayacak, kendisine yardımcı olmanı ve bana da lütfen kiraz göndermeni rica ederim…” diyordu.
Geldi buldu beni Robert Coulter. Zaten bildiği İstanbul’u ona gezdirdim. Şehri eskisine nazaran çok değişmiş buldu. Şivesi bozuk olmasına rağmen Türkçe konuşabiliyordu. Ayrıca benimle de İngilizce’den daha ziyade Türkçe konuşmayı tercih ediyordu.
Bir gün kendisine Cumhuriyet ve Ekspres gazetelerinde tefrika halinde neşredilmiş (Çanakkale Muharebeleri İçin Ne Dediler?) ve (Nasıl Kaçtılar? Çanakkale ve Gelibolu Savaşları) adlı yazılarımın küpürlerini göstermiştim.
Yazıları okumak için almış ve iki gün sonra buluştuğumuzda gülerek; “Ben kaçmadım dostum.” demiş ve sonra ilave etmişti:
“ÇANAKKALE İÇİNDE VURDULAR BENİ, Türklerin eline esir düştüm ve sonra bir seyyah gibi İstanbul’dan ayrıldım.”
Bu sözleri söylerken ara sıra vücuduna yaraşır şekilde kahkahalar da atıyordu.
O sırada benim evimde idik ve karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Bir anlık sessizlikten sonra saçlarının yarısı dökülmüş olan başını kaşımış ve bira bardağını tutan eliyle masamın üzerinde duran daktilo makinemi göstermiş:
-“Anlaşılan sen bu işe çok merak sarmışsın. İstersen geç şu makinenin başına ve benim anlatacaklarımı da yaz.” demişti. Ben söylediğini yapmış ve makineye kâğıdı geçirmiştim. O bardağından uzunca bir yudum çektikten sonra hikâyesini anlatmaya başladı.
-“Yaz dostum. Ben savaş öncesi İstanbul’daki İngiliz Sefaretinde küçük bir memurdum. İkin Kâtip Sir Harold Nicolson’un emrinde çalışıyordum. Türkçe’yi işte o zaman öğrendim.
Sözlerimi mazur gör dostum. Ama fikrimi açıkça söylemeliyim. O günlerde Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edenler tiyatro sahnesindeki aktörlere benziyorlardı. Enver Paşa sırma işlemeli elbiseler giymesini sever ve kılıcını yanından hiç eksik etmezdi. Biz arkadaşlarımız arasında, belki yatağına da böle giriyor diye konuşur ve gülüşürdük. Eski Orta Asya’daki Türk cengâverlerinin durumlarını gözümüzün önüne getirmeye çalışırdık ama biraz önce söylediğim gibi Paşa deri ceket değil sırmalı ve gösterişli şeyler giyerdi. Sadece belindeki kılıç sizin ecdadınızı hatırlatırdı bize.
Bir de Cavit Bey vardı. Fransızca’yı ana dili gibi konuşur ve herkese şirin görünmeye çalışırdı. Biraz dalkavukluğa kaçmasına rağmen iyi ruhlu bir adamdı. Sonra kara sakallı Cemal Paşa vardı. İçlerinde en aklı başında olanı galiba Talat Paşa idi. Ben onu öyle görüyordum.
1913 yılında ben geriye çağırılmış ve Londra’ya dönmüştüm.
Aylar sonra havada harp bulutları dolaşmaya başlamıştı.
Almanları sevmem. Harp ilan edilince gönüllü yazıldım. Teğmen rütbesi ile orduya aldılar beni. Niyetim Almanlara karşı dövüşmekti. Ne yazık ki bu isteğim yerine getirilmedi ve bizim gemiler Çanakkale’yi geçemeyince askeri birliklerle beraber Gelibolu’ya sevk edildim. Türklere karşı savaşmak istemezdim, ama emir emirdi.
Ağabeyim Gordon bahriyeli idi ve benden önce gitmişti Çanakkale’ye. O benden önce yaralanmış ve geri gönderilmişti.
Ben tarihçi değilim. Siyasete de pek aklım ermez. Ama sana Gelibolu çıkarmasının sebeplerini aklım erdiği kadar ve kısaca anlatmaya çalışacağım.
1914 yılının sonlarına doğru Fransa’daki geniş cephede zor durumda idik. Ruslar da bizden yardım istiyorlardı. Onlar için Türklerin bir an önce saf dışı edilmesi gerekiyordu. Donanmamız Çanakkale’yi geçemeyince 1915 yılı Nisan ayının yirmi beşinde Gelibolu’nun Helles burnu civarında donanma himayesinde karaya çıkarıldık. Fakat pek fazla ilerleyemeden durdurulduk.
Önümüzde sarp tepeler vardı ve Türkler devamlı yaylım ateşi ile ilerlememizi önlüyorlardı. Türklerin bu tepelere hâkim olmaları bizi zor duruma sokmuş ve denizden desteklenmemize rağmen çok zayiat vermiştik.
Bizler Anzaklar ve Fransızlar şimdi adlarını hatırlayamadığım birçok noktalara çıkarmalar yapıyorduk, fakat pek başarılı olamıyorduk.
Avuç içi kadar yerlerde kendimizi korumaya ve işgal ettiğimiz noktalarda tutunmaya çalışırken takviye kuvvetleri geldi. Çok zayiat vererek bir müddet içerlere kaydık ve siperler kazıp yerleştik. Ben şimdi adlarını hatırlayamadığım birçok yerlerde çarpıştım. Siperlerimiz bazen birbirlerine çok yakın olurdu. Birbirlerimize sigara bile atardık. El bombası mavzer kurşunu yerine sigara atmak garibine gidecek ama olurdu işte. Biz emir kuluyduk. Siyaset adamlarının doğru veya yanlış kararları yüzünden orada bulunurduk. Düşman gözü ile de baksak karşımızdakilerin de aynı durumda olduklarını biliyorduk.
Ben savaşı sevmem dedim ya, hele size karşı çarpışmaya gönlüm hiç razı değildi.
Siperlerimiz birbirine onbeş, yirmi metre kadar yakın oldukları zaman ben bazen Türkçe seslenirdim. Onlar da cevap verirlerdi. Lakin süngü hücumuna kalktılar mı bizi perişan ederlerdi. Bir defasında hafif bir sıyrıkla paçayı kurtarmıştım, fakat 1915 yılının sonuna doğru bir kontra hücumda yaralandım ve sizin siperlerden birinin içine düştüm. Türkçe konuştuğumu görünce bana iyi muamele ettiler, yaramı sardılar. Sonra esir olarak kaldım.
İşte benim hikâyem budur dostum. Şunu da tekrardan ilave edeyim ki sizlerin yahut baban veya ağabeylerinden görmüş olduğum iyiliği hiçbir zaman unutmadım ve sırası geldikçe bütün tanıdıklarıma anlattım.
-Başka anlatacakların yok mu dostum?
-Ne gibi mesela?
-Mesela muharebeler, bizimkiler nasıllardı? Nasıl çarpışıyorlardı?
-Yani cesaretlerini mi sormak istiyorsun?
-Onun gibi bir şey. Yazacağım kitap en azından hakikate yakın olsun istiyorum.
-Sen benimle alay mı ediyorsun dostum? Yüzüne karşı da arkanızdan da söylerim. Sizlerin ne mene güçlü savaşçılar olduğunuzu dünya yüzünde bilmeyen var mı? Siyaset adamlarınızın hataları bir yana siz vatanınızı koruyordunuz. Biz birçok bakımdan sizden üstün idik. Fakat ne için olduğunu hakkıyla bilmeden başka bir diyarda çarpışıyorduk. Üstelik kumandanlarımız da hata üstüne hata yapıyorlardı. Sizin cesaretiniz ve bizim zayıf kumandanlarımız ile kararsız hükümetimizin yanlış tutumları yüzünden yenildik. Senin tabirinle Çanakkale’den (KAÇTIK). Ama yine de söylüyorum, kaçanlar içinde ben yoktum ÇANAKKALE İÇİNDE VURDULAR BENİ. Esir düştüm ve sonra da bir turist gibi elimi kolumu sallayarak ayrıldım Türkiye’den.
-Başka diyarda çarpıştık diyorsun. Biz de Kore’de komünistlere karşı çarpıştık. Orası da bizim için başka bir ülkeydi ama…
Dostum burada sözümü kesti.
-Her şeyi biliyorum. Sizin cesaretiniz hakkında söz söylemek bana düşmez. Zira biraz tarih okumuş olan herkes ne mene savaşçı olduğunuzu biliyor. Eğer istersen bu acı hatıraları burada keselim.”
DİP NOT:
(1) Çanakkale İçinde Vurdular Beni, derleyen: Aziz KAYLAN, Tercüman 1001 Temel Eser, No:78, Kervan Kitapçılık A. Ş., İstanbul, s.55-63
İlgili link: http://www.68700.sariyahsi.eu/images/pps/alman_kaynaklardan_canakkale_gercekleri

About drkemalkocak

Eğitimci-Bürokrat-Akademisyen olmasına rağmen cehlini bir türlü gideremeyen ama suyu aramaktan yılmayan-Bu su Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ndeki sudur... 01.07.1953’te Ankara / Şereflikoçhisar / Sarıyahşi’de doğdu.. Sarıyahşi İlkokulunu ( 1965 - 1966 ), Şereflikoçhisar Ortaokulunu ( 1968 - 1969 ), Ankara Erkek İlköğretmen Okulunu ( 1971 - 1972 )bitirdi. 15.11.1972’de Ankara / Keskin / Karafakılı Köyü İlkokulu Öğretmeni olarak Devlet memurluğuna başladı. Kırıkkale / Yahşihan /Namık Kemal ve Karacaali Köyü ilkokullarında Sınıf Öğretmenliği yaptı. Askerliğini er öğretmen olarak yerine getirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünü ( 27.09.1978 ) bitirdi. 25.03.1982’de Ankara / Namık Kemal Ortaokulu Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine başladı. Kırıkkale / Hasandede Orhan Demirhan, Kırıkkale Ticaret ve Aydınlıkevler liselerinde Sosyal Bilgiler ( Tarih ) Öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığınca yapılan seçme sınavını kazanarak 8 ay süreli İlköğretim Müfettişliği Hizmet içi Eğitim Kursunu tamamlayıp Eskişehir İlköğretim Müfettişliğine atandı. 06.09.1983 - 22.03.1985 tarihleri arasında İlköğretim Müfettişliği görevini yürüttü. Eskişehir İlköğretim Müfettişliğinden Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne atandı. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtındaki şube müdürlüğü görevine 22.03.1985’te başladı. İlköğretim Genel Müdürlüğünde Teftiş ve Değerlendirme, Disiplin, Mevzuat, Program ve Yayımlar, Araştırma ve Plânlama şube müdürlükleri görevinde bulundu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Ana bilim Dalı Tarih Eğitimi Bilim Dalında lisans tamamladı (16.02.1987). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Ana bilim Dalında yüksek lisans ( master ) yaptı ( 21.02.1991). Tezi “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Çalışmaları ve Tarih Öğretimi 1923 - 1960 “, tez danışmanı Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA’dır. Girdiği test ve mülakât sınavlarını kazanarak ( 1987 ) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Lisansüstü%2
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s