EĞİLMEYEN BAŞLARA !..

Şefika BOZER

Adıyaman Orhangazi İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni

 

(Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümünü bitirdim. Ortaokuldan beri şiir, deneme ve makale yazıyorum. Hayatın alfabesinde bir harflik yerim olsun diye duygularımı kelimelerin sırtına yükleyip zamanı ve mekânı aşması için yazmayı seçtim. Severek okumanız dileğiyle…)                         

 

Bu yazı susmalara yazılmıştır. Bu yazı yıllara rağmen eğilmeyen başlara, çatık kaşlara, ayakta kalma mücadelesi veren ruhlara yazılmıştır. 

Edebi yok sayan, edebiyattan anlamayan gençlerimizin içinde, dik başlı olan, sorgulayan, daha yapacak işler var diyerek sarp dağlara tırmanma kararlılığında olan yüreklere yazılmıştır.

 Bu cümleler, hayata ait bilgece söylenmiş üç cümleden yoksun olup da nutuklar atanlara kulaklarını kapatan onurlu insanlara yazılmıştır.

Eğer kendinize yazıldığını düşünmüyorsanız okumayın devamını. Çünkü bu yazı zalimin çok olduğu şu dünyada adil olana, Hak yemeyene, Hak’tan ayrılmayana yazılmıştır.  Bu satırlar öfkelerimizin tavan yaptığı zamanlarda kiminin bir of çekmesine, kiminin bir sigara dumanına bağışladığı ömrüne, kimine de “yalnız değilmişim benim gibi deliler de varmış” dedirtmek adına yazılmıştır.

Zamanın değerlerine çanak tutmayan,  moda söylemlerden uzak, sade ve çalkantısız hayatının içinde derin düşünen ve derinliğine yaşayan insanlara yazılmıştır. Sokakta düşen tanımadığı çocuğun elinden tutup kaldıran, bir sokak köpeğine nefretle değil de sevgiyle bakan, komşusunun adını değil derdini bilen insanlara yazılmıştır.

Taaa dört kıta ötedeki insanların acısıyla yüreği kanayan, maddeden çok manayı anlayan güzel ülkemin 21. yüzyılda tüketim kültürüne yenilmemiş bileklerine yazılmıştır. Bu satırlar “Ata”sına dil uzatanlara sadece bedenini değil ruhunu da siper etmekten çekinmeyen, bilgiye nerede olursa ulaşıp da özüne yabancılaşmayan, duldalarda yaşamayı seven ancak güneşe de sırt dönmeyen kişiliklere yazılmıştır.

Yani bu satırlar söylenmemiş bütün güzellikleri içinde yaşayıp da keşfedilmemiş, uzak dağ köylerinde küçük elleriyle boyundan büyük bidonlarla su taşıyan kınalı kuzulara yazılmıştır. Ya da her derdi içinde taşıyıp da bizim gibi bir ooff bile diyemeyecek kadar zorda olanlara yazılmıştır… Ya da içinizden ne geçiyorsa uzayıp gidecek, ne kadar güzellik varsa hayata dair bu satırlar onlara yazılmış olsun.

 Varsın da bu yazı özlemlere adanmış olsun… Yaşatamadığımız, kaybettiğimiz, özlemle andığımız, ardından bir Fatiha okuduğumuz, bu dünyadaki bütün güzellikleri tadamadan aramızdan ayrılanlara adanmış olsun. Bu yazı varsın da bir yerde son bulsun, yüreğinizin bir köşesine konsun…

************

UMUTLAR BAYRAM OLSUN…

 

Sen her sabah pencereme konan yurtsuz güvercin,

Sen çağları aşıp gelen henüz dinlemediğim gurbet türküm,

Sen soğuk kış geceleri ellerimi titreten poyraz,

Sen yüreğimin gizli köşelerinden akıp gelen dilsiz nağmelerim

Şahit olun bu feryadıma…

Bugün yıllara meydan okudum, zamanı durdurdum öfkemi söndürdüm. Ülke adlı yalnız ceylanım!

Her gün bir kanadına namert okunun değdiği ve her yaraya bir merhem aradığım çaresiz derdim…

Lokman Hekime bağlamışken bütün umutları ve bırakmışken Yaradan’a bütün sırları, susturamadığım iç sesime ve zehir damlatan dilime şikâyetimdir bu yazı…

Bu yazı sahipsiz mezar taşlarına asılı kalsın… Kimliksiz ve kişiliksiz yaşarken bu hayatın içinde söyleyecek sözü, anlatacak derdi olmayanlara dert olsun… Ömrü boyunca cehalete dost, aydınlığa düşman olanlara ibret olsun… Sözleri saçma, bestesi gürültü olan bunca ahmaklığın içinde yapılacak iyi işlere yolları tıkayanlara sır olsun… Bu yazı vatana hizmeti ibadetten sayan insanlara sevinç, hakikatin gizli penceresinden zehir sunanlara yas olsun… Tevazuu elden düşürmeden karınca misali çalışıp bir çocuğun elinden tutup bir ihtiyara saygıyla eğilen başlara taş atanlara har olsun… Dilimizden düşürmediğimiz ne kadar güzel değer varsa önünde set olanlara kış olsun… Uykusuz gecelerde yeniye ve güzele açılan kapılara kilit vuranlara duvar olsun… Ve elimiz ve dilimiz döndüğünce bu dünyada başımız dik yaşarken dalımızı kıranlara zindan olsun…

Göç yolları tutulurken bu yazı merhameti içinde unutanlara hatırlatacak bir ilham olsun…  ve dilim bütün bunları söylerken;

Gece feryadıma yıldızlar şahit olsun, gündüz güneş ışık olsun…

Sabah rüzgârı mürekkebim olsun, tan yeri kâğıdım

Her doğan günde yapraklarım dolsun, yaşanan bütün kötülüklere rağmen;

Umudum olsun…

Umutlar bayram, bayramlar umut olsun…

************

VEFA ÜSTÜNE

Selamı sabahı kesmiş yine dostlar. Alıngan bir çocuk gibi bitmeyen işlere, yoğunluklarla geçen zamanlara kızıyorum. Bir merhabayı çok görürken, elvedaları bile söylemeye vaktimiz kalmadan dönüyoruz iç dünyamıza. Bizi üzecek kıracak ne kadar anı varsa zihnimizde tazeleyip yeni ve bitimsiz kederlere kucak açıyoruz.

Hep bahanelerle geçen ömrümüzde, güzelliğin lale gibi çabuk solduğu şu zamanda, bir an için kapatsak mazeretlerin kutusunu. Öyle yazması kolay da gel de kapat dediğinizi, yeni bir mazeret geliştirdiğinizi duyar gibiyim.

Zaman ne dün, ne yarınken, bugünden öte zaman yokken biz ertelenmelere kucak açıyoruz. Hastalığımızın adını, toplantının saatini, yeni gelen evrakları kayıt altına alıyoruz da doğum günlerini hatırlamakta cep telefonlarımızın hatırlatmalarını bile kuramıyoruz.

Bu gün bütün toplantıları iptal ettim, kuralları bozdum, yasaları çiğnedim. Kalabalıklar içinde yalnızlığı, yoğunluklar içinde mazeretleri taşırken sırtımda kambur misali, bütün güzellikleri yaşamak istiyorum doyasıya.

Ne kadar zaman oldu bir kuşun kanat çırpınışını görmeyeli, ayaklar altında ezilen kır çiçeğini koklamayalı, bir ağaç altında oturmayalı? Ne kadar zaman oldu bir arkadaşın açtığı telefonla dertleşip ağlamayalı veya ne kadar komik hikâye varsa, yaşadığımız anıların sihirli dünyasında yol almayalı?

Yıllar acımasızken, mola vermeden ilerlerken, sadece bir nefes bile bize yaşadığımızı hatırlatırken öyle derinden bir iç çekip kapıya gidiyor ayaklarım. Bütün kalabalığından kurtulup ömrümün, ailemi ve dostları arıyorum çevremde. Uzak diyorum hayat çok uzağa atmışken beni, ben telefonuma sarılıyorum yeniden. İçli bir aloo diyorum, içimde biriktirdiklerimi içime saklıyorum.

Bir telefon kadar yakınken her şey, vefa diyorum vefat etmiş duyanınız, bileniniz var mı? Bir vefa örneği gösterip de dua etsek mi yeniden dirilmesi için? NE DERSİNİZ VAKTİNİZİ ALIR MI, NEYSE BENİMKİ LAF-I GÜZAF İŞTE… HAYATTA ONCA ÖNEMLİ ŞEY VARKEN, SİZ BOŞVERİN BENİ…

************

 DEDEM KORKUT KAF DAĞINDA

Susma ey yazıcı zalimlerin çok olduğu yerde susamaz adil olan… Dilinden bal damlamasa da yazmalı şair gönlüm içinden geçenleri… Kurdu tilkiye boğduran bu zamanda küçücük penceremin aralığında izlerken dünyayı, yazacak ne çok şey olduğunu düşündüm birden… Düşündüm de kalem aciz kaldı kelimeler eksik…

 

Ey yazıcı susarsan şimdi sen, kelimelere yeni anlamlar yüklemezsen eğer,  adında konaklasın bütün kederler… Kedere sırt çevirirse yazıcı, huzur yabancı kalsın ona… Dediği gibi şairin: şairleri haykırmayan bir millet sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibiyse susmamalı yazıcı, söylemeli hayali gerçekte harmanlayıp…

Günyüzü görmemiş umutlara koşarken ben, ayaklar altında kalırken güzel dediğimiz bütün düşler ben bütün kelimelerimi sana veriyorum yazıcı. Seni ışıtsın, aydınlık yarınlara taşısın… Parçalanmış bir pazılım şimdi yapılamadan bozulan… Ben en güzel bestelerle gelirken düş kurduğum düşler ülkesine adımı yalancı bellemişler… Söylemeyin Hüma kuşu yok, Kaf dağı yok. Ben Kaf dağının ardında bir düş kurmuşum. Hüma kuşu haber uçurur sevdadan aşktan yana… Bulutların güneşle kucaklaştığı serin gölgeler ülkesinde yiğitçe yaşardık… Karlar altında da kalsa Kaf Dağı yok demeyin bana… Yoktu demeyin ben bütün hüzünlerimi orada kaybettim… Şimdi bana Kaf Dağı yok demeyin ya da bana bir teselli verin… Hayat böyle deyin, unut deyin boş verin.

 Allı turnalar mor dağlarda salınırken ben geceyi yorgan bilmişim büsbütüne. Günler eksik kalır anlatmaya, sözler naçar… Bilenler olmasa da görenler vardı Sakarya şahittir mesela sorun Kızılırmak’ta bulun gizimi… Dün değil kurduğum, yaşamadığım bir dünyanın resmi değil çizdiğim… Uğruna ömür verilen değerler Kaf dağında değil ya da demeyin bana Kaf dağı yok, Hüma kuşu yok… Çocukken dinlediğim masallardan sanmayın sözlerimi benim, ben tohum saçtığım tarlalarda ırgatça yaşadım. Atalarım dörtnala koşarken Türkistan’dan, ben Dedem Korkut misali öğütler tuttum, nasihatler dinledim. Kopuz çaldım, hikâyeler yazdım, toylar düzenledim, düğünler ettim, davullar çaldım, ağıtlar ettim… Şimdi bana gördüklerin hayal demeyin, yalancısın demeyin. Varın bir haber uçurun padişaha. Ferman buyursun halkına, desin ki bundan böyle:

Bundan böyle mert olana ceza kesilmeye…

Gönül ehline değer verile…

Yalancılara itibar edilmeye…

Halkım uyana, hayali gerçek, gerçeği hayal sanmaya…

Uyana… uyana… Uyan haaaaa…

Geçmişteki bütün güzellikleri içimizde yaşatmak adına…

************

KIR’GIZIM

Kır’gızım sazın tellerini. Kır gizli sırlarını özümün. Kırgızlarda yanarken yoksulluğun ateşi ben susuzluktan ölen çocukların acısıyla yanarım. Özbek ile Kırgız’ın kavgasıymış uzak illerde öz kardeşimin birbirine düşmanlığına yanarım. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok diye inanmışken ben,  Türk’ün Türk’e düşmanlığına şaşarım.

Kır’gızım sazın tellerini. Aynı türküyü söylemeyi unutturmuşlarken bize, saz acısın halimize.

Kırgız’ım, hem aç hem susuzum. Bir yoksulluk türküsü çalarken sazlar, özümün özüme düşmanlığına şahit olmuşken, unutmuşken ekmek demeyi kelimelerin hissizliğine kapanır kapılarım.

Kır’gızım sazın tellerini çalmasınlar o türküyü. Çırpınsın Karadeniz bakarken Türk’ün haline.

Kırgızım, sazım kırık, türküm unutulmuş, sözlerim naçar,  susuzluktan kurumuş göz pınarım. İnsanlığı unutmuş dünyada yanar hayata umut tarafım. Yokluğa açılır pencerelerim, ışık yok, merhamet yok. Sınırlarda başlar sınırlarda biter hayatım.

Kır’gızım sazın tellerini çalmasınlar o türküyü, suskunluğum dibe vurmasın. Vurmasın mızrabım kırık bağlamama, aynı türküde hüznümüz başlamasın. Aynı türküde halaylar tutacağımıza ağıtlar etmişiz, kavgalar tutmuşuz. Kopuz çalan Dede Korkut’un nasihatini unutmuşuz, Kürşad boşuna kırk yiğitle vermiş canını. Manası unutmuş, Ergenekon’dan boşuna çıkmışız, Yavuz boşuna girmiş Mısır’a,  Ata unutulmuş aynı davada boşuna şehit olmuş erenler. “Ahbap düşman olmuş ben buna şaştım” diyen türküler unutulmuş.

  Kır’gızım sazın tellerini, duymasın kulağım, görmesin gözüm,  suya ve ekmeğe hasret gittiğimi. Adaletsiz dünyadan, tokların dünyasından aç soydaşlarıma yazılan açık bir mektuptur bu… Üzülmekten ve öfkelenmekten başka yapacak bir gücüm yokken sevgimi yükleyip kır atımın terkisine uzak diyarlara giderim hayallerimde dörtnala… Kır atımı sulayıp Issık Göl’de, Bişkek’e girerim bir seher vakti, ruhumu dindirmek için

************

BABAM SAĞOLSUN

Herkesin bir babası var tabi, var olmak için bir de sebebi… Ancak her babanın belki de övülecek çok şeyi yok ya da övülmek için bir de sebebi… Ben var olmak için babama sebep oldum, o zaman bana da bir sebep olsun babam, onu anlatmak için cümle âleme…

Babamın bir öfkesi var, bir dağı yıkacak gibi nefesinden, bazen bir namlunun ucunda yakacak gibi dünyayı… Babamın bir yüreği var bir çiçeği büyütecek kadar ince, bir kuşu yaşatacak kadar vefalı… Babamın bir bakışı var bazen Adıyaman kadar sıcak, ellerimi titretecek kadar edepten hisli.

Babam zamana ayak uyduramadı benim gibi. Dünyanın malına tamah etmeyecek kadar tok gözlü, cebindeki parayı dağıtacak kadar cömert. Benim babam olmasaydı da baba diyeceğim bir adamdır benim babam.

Bazen bütün âlemi sırtında taşır gibi dağılır zihni, bakışı bulutlanır, öfkesi bile sevgi kokar babamın. Babamın evladı olmak bile şair eder insanı. Yazası gelir insanın, babamı anlatmak gelir yürekten, kelimelerin hissizliği yorsa da beni.

Anlatmalıyım babamı, bilinmeli babam, tanınmalı. Dünyanın yaşanası kalmadıysa da babam için yaşamalı bedenim. Babam için atmalı kalbim, onun için yazmalı kalemim, ayaklarım iyiliğe babam için yürümeli… Babam bir kır çiçeği, yüreğimin engin yaylalarında biten. Babam uzun bir cümle bitmeyesi, tükenmeyesi…  Ardımda koca bir yürek, bütün yoksunlukları varlığıyla unutacağım… Ömrümün dört mevsimi babam; bazen içli, bazen güçlü, bazen öfkeli bazen coşkulu… Her haliyle insanlığın, adamlığın, mertliğin timsali.

Anlamasa da zalimlerin dünyası, kocaman yüreğimizi biz adaletin kılıcıyla harmanladık özümüzü… Babam olduğu için böyle dik başlıyım, babama çekmiş onurlu yanımız, babam gibi bakışımız bazen kılıçtan keskin, bazen bir pamuk tarlası gibi yumuşacık…

Yıkılınca bütün dünyanın yükü omuzlarıma, babam gelir aklıma yüküm kıymete biner. Babam gelir gurbette aklıma, gözlerimde mavi başlı bir Fırat olur, dolar gözlerim, babama akar… Kıyısında birikmiş gölet gibi Fırat’a dönerim yüzümü… Fırat içine alır beni, babam gibi basar bağrına. Gezerim sonra engin sularında babamın, damlasında özüme dönerim, çocukluğumun tutarım ellerinden.

Sonra inandırdığı o güzel ülkeye siper ederim kendimi, bilirim yaşamak da ölmek de vatan içinse değerli. Şu cennet ülkeyi cehennem edenlere rağmen bütün iyi niyetlerimi vatana siper ederim… Sonra yorulan bedenime rağmen, bir tutam dua alırım yüreğimin gizli bahçelerinden, el açıp duaya dururum.

Her şey yıkılsa da şu âlemde bir vatan, bir de babam sağ olsun… Âmin…

************

About drkemalkocak

Eğitimci-Bürokrat-Akademisyen olmasına rağmen cehlini bir türlü gideremeyen ama suyu aramaktan yılmayan-Bu su Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ndeki sudur... 01.07.1953’te Ankara / Şereflikoçhisar / Sarıyahşi’de doğdu.. Sarıyahşi İlkokulunu ( 1965 - 1966 ), Şereflikoçhisar Ortaokulunu ( 1968 - 1969 ), Ankara Erkek İlköğretmen Okulunu ( 1971 - 1972 )bitirdi. 15.11.1972’de Ankara / Keskin / Karafakılı Köyü İlkokulu Öğretmeni olarak Devlet memurluğuna başladı. Kırıkkale / Yahşihan /Namık Kemal ve Karacaali Köyü ilkokullarında Sınıf Öğretmenliği yaptı. Askerliğini er öğretmen olarak yerine getirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünü ( 27.09.1978 ) bitirdi. 25.03.1982’de Ankara / Namık Kemal Ortaokulu Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine başladı. Kırıkkale / Hasandede Orhan Demirhan, Kırıkkale Ticaret ve Aydınlıkevler liselerinde Sosyal Bilgiler ( Tarih ) Öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığınca yapılan seçme sınavını kazanarak 8 ay süreli İlköğretim Müfettişliği Hizmet içi Eğitim Kursunu tamamlayıp Eskişehir İlköğretim Müfettişliğine atandı. 06.09.1983 - 22.03.1985 tarihleri arasında İlköğretim Müfettişliği görevini yürüttü. Eskişehir İlköğretim Müfettişliğinden Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne atandı. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtındaki şube müdürlüğü görevine 22.03.1985’te başladı. İlköğretim Genel Müdürlüğünde Teftiş ve Değerlendirme, Disiplin, Mevzuat, Program ve Yayımlar, Araştırma ve Plânlama şube müdürlükleri görevinde bulundu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Ana bilim Dalı Tarih Eğitimi Bilim Dalında lisans tamamladı (16.02.1987). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Ana bilim Dalında yüksek lisans ( master ) yaptı ( 21.02.1991). Tezi “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Çalışmaları ve Tarih Öğretimi 1923 - 1960 “, tez danışmanı Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA’dır. Girdiği test ve mülakât sınavlarını kazanarak ( 1987 ) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Lisansüstü%2
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s