ATATÜRK’LE ON BEŞ YIL DİNÎ HATIRALAR, HAFIZ YAŞAR OKUR

“ATATÜRK’LE ON BEŞ YIL DİNÎ HATIRALAR,
HAFIZ YAŞAR OKUR”

Riyaset-i Cumhur İncesaz Hey’eti Şefliğinden Emekli
(İçindeki mündericatın neşir ve sair bütün hakları tamamen SABAH Yayınevine aittir.)
S A B A H Y A Y I N L A R I
Lâleli, Şair Haşmet Sokak No. 23 Telefon: 22 60 36”

Riyaseti Cumhur Musuki Heyeti Şefi ve Atatürk’ün Hafızı Emekli Binbaşı Hafız Yaşar Okur, 1885 yılında İstanbul’da, Kocamustafapaşa’da, Sancaktar Hayrettin dergâhında dünyaya gelmiştir. Babası o zamanın büyük âlimlerinden ve mezkûr dergâhın postnişini merhum Rifat Efendi, annesi Hacı Hafız Ayşe Zişan Hanımefendidir.

O zamana göre tekke hayatı içinde yetişen ve tâ küçük yaşından beri dinî musiki zevkini tadan Yaşar Bey, daha on yaşına basmadan tekkenin zakir başı olan Aksaraylı meşhur âmâ Hâfız Hasan Efendiden pek çok ilâhi, Tevsih meşk etmiş, ayrıca o zamanın Harbiye Nezareti mümeyyizi Nakşi Efendiden Rast, Nihavent, Suzinak ve Hicaz fasıllarına geçmiştir.

On yedi yaşında, Defter-i Hakânî mektubî kalemine mülâzemeten devama başlamış ve daha sonra aynı yere tayin olunmuştur. Burada iken, sesinin güzelliği ile nazarı dikkati celbederek takdirlerini kazandığı Defteri Hakânî Nazırı Ziya Paşadan Neva, Niş, Bürek ve daha birçok fasıl meşketmiştir.
Yirmi yaşında, saray baş sazendesi merhum İsmail Hakkı Beyden birçok ders almıştır.

Meşrutiyetin ilânını müteakip, o zaman Selânik’te teessüs eden İttihat ve Terakki Fırkasının daveti üzerine Musikiyi Osmanî Cemiyeti ile birlikte Selânik’e giderek Beyaz kulede müteaddit konserler vermiştir.

Bu arada binlerce plâk doldurmuş ve şöhreti çok artmaya başlamıştır. 29 yaşında, 1 Nisan 1914’te Saray Hanendeliği imtihanına girerek başarı kazanmış ve üst teğmen rütbesiyle vazifeye başlamıştır. 1917’de Sultan Reşad’ın emriyle, saray baş müezzinliğine tâyin edilmiş ve bu iki vazifeyi beraberce yürütmüştür.

Sultan Reşad’ın ölümünden sonra, Sultan Vahdettin ve onun kaçışından sonra Halife Abdülmecid’in yanlarında da aynı vazifeleri ifa etmiştir. 1924 yılında Hilâfetin ilgası üzerine, Ankara’da teşkil olunan Riyaseti Cumhur ince saz heyetine yüzbaşı rütbesiyle tâyin edilerek azizi Atatürk’ün teveccüh ve takdirlerini kazanmış ve bir müddet sonra binbaşılığa terfi ederek Fasıl Heyeti Şefliğine tâyin edilmiştir. 1930 yılında talebi üzerine emekliye ayrılmışsa da, Atatürk’ün vefatına kadar, Atatürk kendisini yanından ayırmamıştır.

Musiki sahasındaki derin vukufu, sesinin güzellik ve mânâsı, bestekârlığı yanında, Atatürk’le 15 yıl beraber olmanın ve onun teveccüh ve muhabbetini kazanmış olmak gibi büyük bir mazhariyeti haiz olan Hâfız Yaşar Bey, hâlen 78 yaşında olup, İstanbul’da ikamet buyurmaktadırlar.
***
Hafız Yaşar, çoktan Hakk’a kavuşmuştur. Şahsımda bulunan 1968 yılında yayımlanmış bir hatırattan bölüm bölüm; Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile din ve inanç ilişkilerini ortaya koyan örnek olayları vereceğim… Yorum yapmayacağım… Yorum şahsınıza aittir.

***
RAMAZANDA

Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez incesaz heyeti Çankaya Köşküne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kur’an-ı Kerîm’den bazı sureler okuturlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu ile dinlerlerdi. Ruhan çok mütelezziz olduğu her hâlinden anlaşılırdı.

Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Velî ve Zincirlikuyu camilerinde şehitlerimizin ruhlarına hatm-i şerif okumamı emrederlerdi. O günlerde civar kasaba ve köylerden gelenlerle de cami hınca hınç dolardı. Atamın emirleriyle şehitlerimizin ruhuna hediye edilen bu hatm-i şerif kıraatlarında ilâhî nağmeler cami duvarlarında ihtizazlar yaparak dalga dalga yayılırdı. Bu esnada cemaat huşu’ içinde dinler, şehit kardeşlerinin, babalarının, dedelerinin ruhlarının istirahati için dua ederler, sıcak göz yaşları dökerlerdi.

Büyük Atatürk birçok vesilelerle şöyle demiştir: “Mukaddes mihrabı, cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir.” Bunu dinî davranışlarına daima düstur yapmışlardır.
O, camileri ibadet için olduğu kadar, düşünmek, meşveret etmek için de birer mukaddes yer olarak telâkki ederdi. Peygamberimiz Efendimizden de büyük bir takdirle bahsederlerdi. O devirler için hep: “Hazret-i Peygamberin zaman-ı saadetlerinde” diye saygı kelimeleri kullanırlardı. Ayrıca Peygamber Efendimizin dirayetli bir devlet adamı, iyi bir başkumandan olduğunu da sık sık tekrarlarlardı.

Velhasıl, büyük Atatürk’ün Ramazanlara karşı ilgisi ve saygısı vardı. Herkesin inancına hürmet ederdi. Maneviyata bağlı idi.

****
BAYRAM TEKBİRLERİ

1932’de Ramazanın ikinci günüydü. Atatürk’le Ankara’dan Dolmabahçe Sarayına geldik. Beni huzurlarına çağırdılar :”Yaşar Bey, dediler. İstanbul’un mümtaz hafızlarının bir listesini istiyorum. Ama bunlar musikiye de âşina olmalıdırlar.”

Listeyi hemen hazırladım. Bu listede şu isimler vardı: Hafız Sadettin Kaynak, Sultan Selimli Rıza, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Süleymaniye Camii Baş Müezzini Kemâl, Beylerbeyli Fahri, Darüttalim-i Musiki âzasından Büyük Zeki, Muallim Nuri ve Hafız Burhan Beyler… Listede ismini yazdıklarımın hepsi ertesi akşam için Dolmabahçe Sarayına dâvet edildi.

İstanbul’un bu belli başlı hafızları ertesi akşam saraya geldiler. Kendilerini Bolu mebusu Cemil Bey karşıladı ve doğruca Maarif Vekili Dr. Reşit Galip Beye götürdü. O ana kadar bunların niçin çağırılmış olduğunu ben de bilmiyordum. O gün anladık ki, tercüme ettirilmiş olan Bayram Tekbiri kendilerine meşk ettirilecektir.

Hafızlar ikişer ikişer oldular ve şu metin üzerinden meşke başladılar: ”Allah büyüktür, Allah büyüktür.”

Sultan Selimli Hafız Rıza Efendi bu tercümeye itiraz etti. Bolu mebusu Cemil Beye dönerek:

“- Efendim, dedi. Türkün Tanrısı vardır. Bu “Tanrı” şeklinde okunursa daha muvafık olur kanaatindeyim.”

Rıza Efendinin bu teklifini Cemil Bey pek ilgi çekici bulmuş olmalı ki, arz etmek üzere hemen Atatürk’ün huzuruna girdi. Döndüğü zaman hepimizi Gazi’nin yanına götürdü. Atatürk, tekbir tercümesinin sadeleştirilmesi hususunda gösterilen arzu üzerine:

“- Peki arkadaşlar, dedi. Tekbirin tercümesini okuyunuz bakalım.”
Okundu: “Tanrı uludur, Tanrı uludur. Tanrı’dan başka Tanrı yoktur. Tanrı uludur, Tanrı uludur ve hamd ona mahsustur.”

Atatürk bu tercüme şeklini çok beğendi. O gece geç vakitlere kadar huzurlarında kalındı, hep bu konu üzerinde saatler süren irşat edici direktiflerde bulundular ve hafızların ertesi akşam yine gelmelerini emrettiler.

Ertesi akşam ayni zevatla Atatürk’ün huzurunda toplandık. Gazi, Cemil Sait Beyin Kur’ân tercümesini getirtti. Ayağa kalkıp Kur’ân-ı Kerimi ellerine aldılar. Ceketinin önlerini iliklediler. “Fatiha Suresi”nin tercümesini açıp halka hitap ediyormuş gibi okudular. Bu davranışlariyle onlara halka hitap san’atını öğretmiş oluyorlardı.

Sonra hepsine ayrı ayrı hangi camide mukabele okuduklarını sordu. Aldığı cevaplar üzerine şu tavsiyede bulundu:

“- Arkadaşlar! Hepinizden ayrı ayrı memnun kaldım. Bu mübarek ay vesilesiyle camilerde yaptığınız mukabelenin son sahifelerini Türkçe olarak cemaate izah ediniz. Halkın dinlediği mukabelenin mânâsını anlamasında çok fayda vardır.”

Yemekten sonra huzurlarından ayrılırken bana dönerek:
“- Siz kalınız Yaşar Bey” dedi. Dr. Reşit Galip ve Kılıç Ali Beyler de orada idi. Onlara dönerek:

“- Gazeteleri haberdar ediniz, dediler. Yaşar Bey öbür gün Yere Batan Camiinde “Yâsin Suresi”nin tercümesini okuyacaktır. Camide yapılacak merasimin tanzimine sizleri memur ediyorum.”

YASİN SÛRESİNİN TERCÜMESİ

Atamın, Yere Batan Camiinde “Yasin Suresi”nin tercümesini okumamı emretmesi üzerine keyfiyet matbuata aksettirilmişti.

Ertesi günü bütün sabah gazeteleri bu haberi şu başlık altında veriyorlardı: ”Hafız Yaşar, bugün Yere Batan Camiinde Türkçe Kur’ân okuyacaktır.”

Bu haber İstanbul’da bomba tesiri yaptı ve taassubu gıcıkladı. Kur’ânın Arapça nâzil olduğu, tek kelimesine dokunulmayacağı gibi fısıltılar kulaktan kulağa dolaşıyordu. Nitekim aynı gün tramvayda da böyle bir konuşmaya şâhit oldum:

“- Nasıl olur, diyorlardı. Kur’ân nasıl Türkçe okunurmuş?”
Halbuki gazeteler haberi yanlış aksettiriyorlardı. Ben Türkçe Kur’ân okumayacaktım. “Yâsin Suresi”ni Arapça okuyacak, Cemil Sait Beyin tercümesini de cemaate nakledecektim.

Cuma günü Yere Batan Camiine gittiğim zaman kalabalık camiden taşmış, sokakları sarmış, trafik durmuştu. Halkı yarmaklığıma imkân yoktu. Baş komiserin yardımiyle bin bir müşkülâtla içeriye girebildim. Cami de pencere içlerine kadar doluydu. Bir köşeye etrafı şallarla süslü bir kürsü konulmuştu. Etrafı da gazeteciler ve foto muhabirleriyle çevriliydi.

Cemaatin arasından kürsüye doğru ilerlemeğe çalışırken dışardan kuvvetli bir korna sesi geldi. Kalabalık “Gazi geliyor” diye dalgalandı.
Halbuki gelenler Maarif Vekili Reşit Galip ve Kılıç Ali Beylerdi. Kürsüye çıktım. Nefesler kesilmişti, bütün gözler bende idi. Arapça “ Besmele”yi şerifi çekip arkasından yine Arapça olarak “Yasin Suresi”ni okumaya başladım. Kur’ânı Türkçe okuyacağımı zan edenlerin gözlerindeki hayret ifadesini görüyordum. Sureyi “Sadakallahül’azîm” diye bitirdikten sonra:
“- Vatandaşlar, diye söze başladım. On altıncı sure olan “Yasin”, seksen üçüncü âyettir. Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Şimdi size tercümesini okuyacağım:

“Müşfik ve rahîm Allah’ın ismiyle başlarım. Hakim olan Kur’ân hakkı için kasem ederim ya Muhammed! Sen, tariki müstakime sevkeden bir Resulsün. Kur’ân sana aziz ve rahim olan Tanrı tarafından nâzil olmuştur.”

Sureye böylece devam ederek seksen üçüncü âyetin sonunu da şöyle okudum:

“Her şeyin hükümdar ve hâkim-i mutlakı olan Tanrı’ya hamdolsun. Hepiniz ona rücû’ edeceksiniz.”

“Yasin” sûresi böylece hitama erdikten sonra, Türkçe olarak şu duayı yaptım:

“Ulu Tanrım! Bu okuduğum Yâsini şeriften hâsıl olan sevabı Cenab-ı Muhammed Efendimiz Hazretlerinin ruh-i saadetlerine ulaştır Tanrım! Hak ve adalet üzere hareket edenleri sen pâyidar eyle!

Türkiye Cumhuriyetini ilelebet payidar kıl. Türk milletini sen muhafaza eyle. Şanlı Türk ordusunu ve onun değerli, kahraman, kumandan ve erlerini karada, denizde, havada her veçhile muzaffer kıl Yarabbi! Vatan uğrunda fed-yı can ederek şehit olan asker kardeşlerimizin ruhlarını şad eyle. Vatanımıza kem gözle bakan düşmanlarımızı perişan eyle. Topraklarımıza bol bereket ihsan eyle. Memleketin ve milletin refahına çalışan büyüklerimizin umurlarında muvaffak bilhayr eyle. Âmin.”

AYASOFYA CAMİİNDEKİ BÜYÜK MEVLİD

Yere Batan Camiinde okunan Yasin tercümesinden sonra Atatürk, beni huzurlarına çağırdılar, dediler ki:

“- Dinî merasim güzel olmuş, tebrik ederim. Halk büyük rağbet göstermiş. Cami küçük olduğu için fazla izdiham olmuş. Ayni merasimi Cuma günü Sultan Ahmet Camiinde de tekrarlayınız.”

Bu direktifleri üzerine gereken hazırlıklar yapıldı. Cuma günü öğle namazından bir sat evvel dokuz hafızdan mürekkep bir heyet Sultan Ahmet Camiinde toplandılar. Camiin içinde ve dışında on bin kişiden fazla cemaat vardı. Fatih Camii hatibi Hafız Şevket Efendi tarafından hutbe okundu. Sonra Cuma namazı kılındı ve tekbir alınmaya başlandı. Cemaati teşkil eden on bin kişi tekbire iştirak etti. On bin hançerenin ilâhî bir vecd içinde aldığı tekbirler pek ulvî bir manzara arzediyordu.

Tekbir bittikten sonra Kur’ân-ı Kerimin bazı sûrelerinin Türkçe tercümeleri okundu. Mevlidi müteakip bir dua ile dinî merasim hitam buldu.

O akşam merasimin tafsilâtını Atatürk’e arz ettim. Halın merasime karşı gösterdiği alâkadan çok memnun kaldılar. Aynı merasimin Kadir Gecesi Aya Sofya Camiinde de yapılmasını emir ettiler.
Aya Sofya Camiinde okunacak Mevlid, Türkiye’de ilk defa radyo ile yayınlanacaktı. 1932 senesi Ramazanının yirmi altıncı gecesi okunacak bu Mevlid için bütün hazırlıklar tamamlandı.

Akşam namazından sonra kapılar kapatıldı. İçerde ve dış avluda benzerine az rastlanan bir kalabalık vardı.

Ancak polisin yardımıyla müezzin mahfiline kadar gidebildik. Teravih namazını Hacı Faik Efendi kıldırdı. Namaz arasında ilâhi ve âyin-i şerif okundu. Hoparlörler camiin her tarafına konulmuştu. Bu dinî merasim Türkiye’den ilk defa radyo ile bütün dünyaya yayılıyordu.

Sıra Mevlide geldi. Yirmi hafızın iştirakiyle okunan Mevlid pek muhteşem ve ulvî oldu. Perde perde yükselen bu ilâhî nağmeler Aya Sofya Camiin cidarlarından Türkiye sathına ve bütün dünyaya yayılıyordu. Cemaat sanki büyülenmiş, gaşyolmuştu. Hele muazzam cemaatin de iştirak ettiği o tekbir sadaları, insana havalanacakmış gibi bir hafiflik hissi veriyordu. Bu ulvî ve ilâhî nağmeleri Atatürk de radyosu başında dinliyorlardı.

Ertesi akşam huzuruna çağıran Atatürk bana şunları söyledi:
“-Dinî merasimi radyodan takip ettim. Çok memnun ve mütehassis oldum. Arkadaşlarınız hafız beyleri yarın akşam saraya iftara davet ediyorum. Kendilerini haberdar ediniz.”

Atamın bu baha biçilmez iltifatları hayatımın en büyük manevî servetidir.

İRAN ŞAHI VE KERBELA MERSİYESİ

İran Şahı Pehlevî, 16/6/1934 tarihinde Atamızı ziyarete gelmişlerdi. İki kardeş milletin devlet reisleri birbirlerini çok sevmişlerdi. Aralarında resmî protokolün haricinde kardeşçesine bir samimiyet havası esiyordu.

Gazi, 16/6/1934 tarihinde Şah şerefine Beylerbeyi Sarayında bir ziyafet tertip etti. İki yüz kişilik davetli arasında ben de vardım. Bir yanda Riyaset-i Cumhur Orkestra Hey’eti çalıyordu. Atatürk, Şehinşah hazretleriyle salonun yüksek bir locasında oturuyorlardı. Bir aralık Seryaver vasıtasiyle beni huzurlarına çağırdılar. Şag Hazretlerine “Benim Hafızımdır” diye takdim ettiler ve yanlarına oturttular. Kemâl-i hürmet ve tazimle misafir hükümdarın ellerini öptüm. Ata:

“-Şah hazretlerine Kerbela şehâdetine ait bir mersiye okuyunuz” dediler. Emirleri üzerine mersiyeyi Isfahan makamında okudum:

Kurretül ayni habibi kibriyasın ya Hüseyn

Nurü çeşmi şahı merdan mürtezasın Ya Hüseyn

Hem ciğer pâre-i Zehra Fatime Hayrünnisa

Ehli Beyti mücteba âli abâsın ya Hüseyn

Sana gülle dokunan mü’min eder mi mağfiret

Gonca-i Gülşen sarâyî Mustafasın ya Hüseyn

Ehli Mahşer desti Hayderden içerken Kevseri

Sen susuzlukla şehid-i Kerbelasın ya Hüseyn

Beyitleri okurken Şah hazretleri dinî bir vecd içinde ve sağ elini göğsüne koymuş olduğu hâlde dinliyordu. Gözlerinin yaşardığına da şahit oldum. Mersiye bitince Atatürk:

“- Nasıl efendim? Diye sordular. Güzel okuyor mu benim Hafızım?”
Pehlevi Hazretleri kendilerine has o Âzeri şivesiyle:

“- Hub, hub… Teşekkür ederim” diye mukabelede bulundular.
Biraz istirahat ettikten sonra, bir de Farisî âyini okumaklığımı emir buyurdular. Farsça hüzzam âyinini okudum:

Mâ hestü nemîdânem

Hurşîdi ruhadyânem

Bu ayrılık oduna

Ah nice bir yânem

Ah nice bir yânem

Sevdayı ruhî

Şüd hasılı mâhâyli

Mecnun gibi vâveyli

Oldum deli divane

Ah deli divane

Şah Hazretleri fevkal’âde mütehassis oldular ve elimi sıkarak beni tebrik ettiler. Sonra Atam misafirine dönerek:

“-Bir de bizim Türkçe Mevlidimiz vardır. Dinlemek arzu eder misiniz?” dediler. Şahın gösterdiği arzu üzerine Miraç Bahrini bilhassa Isfahan makamından okudum:

Söyleşirken Cebrail ile kelâm

Geldi Refref önüne verdi selâm

Miraç Bahri bitince Şehinşah Hazretleri:

“- İlk defa Türkçe Mevlid dinliyorum. Çok hoşuma gitti. Hafızınızı müsaade ederseniz, inşallah İran’a bekliyorum” dediler.

Atatürk de va’dettiler.

O gece Şah hazretlerinin gösterdiği ilgi üzerine Mevlid şairi Süleyman Çelebi hakkında kendilerine malûmat verdiler. Orkestra terennüme başlarken ellerini öperek yanlarından ayrıldım. Atatürk, sabaha karşı Şah hazretlerine veda’ ederek maiyetiyle Dolmabahçe sarayına döndüler.

ATATÜRK’ÜN BALIKESİR’DEKİ HUTBESİ

Atatürk, Balıkesir’deki hutbesini bir yurt gezisinde Balıkesir’e uğradığı vakit, 7/2/1923 tarihinde Paşa Camiinde yapmıştır. Aynen naklediyorum:

“Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve Resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşandaki ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen uyuyor. Eğer akla, matıka, hakikate uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi ve tabii kanunlar arasında aykırılıklar olması gerekirdi. Çünkü bütün ilahi kanunları yapan Cenab-ı Haktır.

Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dara yani iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı.

Efendiler! Camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, ibadet ve taatle beraber din ve dünya için neler yapılmak gerektiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir.
İşte bizim burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için, bilhassa hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Milli emelleri, milli iradeyi yalnız bir şahsın düşüncesinden değil, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bilinmesi neticesinden çıkarmak gerekir. Binaenaleyh benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.”

Atatürk, Balıkesir Paşa Camiindeki hitabesini yaptıktan sonra halkın suallerine cevap vereceğini söyleyerek minberden inmiştir. Gazi’ye halk tarafından yirmi ayrı sual sorulmuştur. Bunların hepsini tespit eden Atatürk, hutbeler hakkında soruyu şöylece cevaplandırmıştır:

“Hutbeler hakkında sorulan sualden anlıyorum ki, bu günkü hutbelerin tarzı, milletimizin hissiyat-ı fikriye ve lisaniyle, medeni ihtiyaçlariyle mütenasip görülmemektedir.

Efendiler! Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin ma’nası budur. Hutbe denildiği zaman bundan bir takım ma’nalar ve mefhumlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi irad eden hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazret-i Peygamber zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendileri verirlerdi.

Gerek Peygamber Efendimiz, gerek Hulefayı Raşidinin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek Hulefayı Raşidinin söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askeri, idari, mali, siyasi ve içtimai konularıdır.
İslam ümmeti çoğalıp, İslam memleketleri genişlemeye başlayınca, Cenab-ı Peygamber ve Hulefayı Raşidinin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irad etmelerine imkan kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye bir takım zevatı memur etmişlerdir. Bunlar herhalde ileri gelenlerin en büyüğü idi.

Onlar cam-i şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için ne söylemek gerekiyorsa söylerlerdi. Bu tarzın devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O da milletin reisi olan zatın halka doğruyu söylemesi ve halkı aldatmaması, halkı, umumi ahvalden haberdar etmek son derece ehemmiyetlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın dimağı faaliyet halinde bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek, şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir.

Ancak, millete ait işleri milletten gizli tuttular. Hutbeleri halkın anlamıyacağı bir dilde olması ve onların da bugünkü icabat ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah namını taşıyan müstebitlerin arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.

Hutbeden maksat, halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir. Başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sen evvelki hutbeleri okumak insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutbeyi okuyanın her halde halkın kullandığı dili kullanması lâzımdır. Geçen sene B.M.M. de irat ettiğim bir nutukta demiştim ki: “Minberler halkın dimağları, vicdanları için bir feyz menbaı, bir nur menbaı olmuştur.” Böyle olabilmesi için minberlerde aksedecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, fennî ve ilmî hakikatlere uygun olması lâzımdır. Hatiplerin siyasî, içtimaî ve medenî ahvali her gün takip etmeleri zaruridir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış telkinler verilmiş olur. Binaenaleyh hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın icaplarına uygun olmalıdır ve olacaktır.”

Hutbelerin dili ve konusu hakkında Atatürk’ün son paragrafta belirttiği fikirler herhangi şüphe ve tereddüde yer vermiyecek kadar açık ve kesindir.

ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI MERSİYE

Atatürk hassastı. Bunu birçok vesilelerle gördük. Bazı olaylar karşısında gözlerinin yaşardığına çok defa şahit olduk. Bu konuda bir hatıramı daha nakledeyim size:

Atam, Ankara’dan İstanbul’a gelmişti. O günlerde Edirne’deki merasim esnasında Şükrü Nailî Paşa vefat etmişti. Bu haberi duyar duymaz çok üzüldüler. Bu üzüntü bütün saraya sirayet etmişti. Bir matem havası esiyordu. O akşam beni, yalnız olarak huzurlarına kabul ettiler:

“- Saz falan istemiyorum, dediler. Çok üzüntülüyüm bu akşam. Şükrü Nailî Paşa seni de çok severdi. Yarın kabrinin başında bir Yâsin oku.”

O akşam, hep Şükrü Nailî Paşanın meziyetlerinden bahsetti. Anlatırken sesi titriyordu.

Ertesi gün Beyazıt Camiinde kılınan öğle namazından sonra muazzam bir cemaatle Edirnekapı Şehitliğine gidildi. Yüksek sesle Yâsin Suresini okudum. Atamın emirlerini yerine getirdim.

O akşam sarayda huzurlarına girdiğim zaman dinî merasim hakkında izahat verdim.

“- Kabrin başında okuduğun gibi burada da Yâsin Suresini oku bakalım” buyurdular.

Sureyi yine gözleri yaşararak nihayetine kadar dinlediler. O akşam da saz hey’etini istemediler ve erkenden yemeklerini getirttiler.

Ertesi sabah Yalova’ya teşrif ettiler. Bir hafta sonra döndükleri zaman bu sefer de huzurlarına çıktığımda çok üzüntülü idiler:

“- Al kâğıt, kalem… Söylediklerimi not et” diye emir buyurdular.
Hemen o anda söyledikleri şu sözleri tespit ettim:

Büyük Türk ordusu

Büyük bir kahramanını toprağa veriyor

Ulu Türk milleti

Değerli bir evlâdını toprağa veriyor.

Toprak!
Bu değerliyi koynuna almaktan zevk mi duyuyorsun?

Bize dersin ki

Bu kıymetliniz bağrımda

Açacaktır kahraman çiçekleri

Sükûn buluruz

Ancak o zaman

Gözlerimizin yaşı

Seni sular.

Dikte ettirdikleri bitince şu emri verdiler:

“- Şimdi kütüphaneye gidiniz, bu güfteyi mersiye şeklinde besteleyip bana getiriniz.”

Güfteyi pek kısa bir zamanda besteledim, huzurlarında okudum. Çok memnun ve mütehassis oldular. Birkaç defa tekrar ettirdikten sonra:

“- Bu mersiyeyi yarın Millî Müdafaa Müsteşarı Derviş Paşanın kabrine koyunuz” diye emrettiler. Ertesi günü Derviş Paşanın cenazesi büyük merasimle Maçka Mezarlığına götürüldü. Merasim sırasına mersiyeyi segâh makamında okudum. Gözlerimizin yaşı toprağı suladı ve ancak o zaman sükûn bulduk.
***
ÇANAKKALE’DE MEHMET ÇAVUŞ ÂBİDESİNDE
OKUNAN BÜYÜK MEVLİT

Sene 1932… Her sene Çanakkale’de şehitlerimiz için okunan Mevlid-i Şerifte İstanbul’un mümtaz hafızları bulunmakta idi.

O sene Atatürk’ün emirleriyle Şehit Mehmet Çavuş âbidesi önünde okunması muvafık görüldüğünden beni huzurlarına çağırdı. Bu seneki merasime riyaset etmemi söyledi ve İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendiye de Dolmabahçe Sarayından telefonla bildirilmişti.

Hareketimizden bir gün evvel bu emri alıp programı tanzim ederek akşam saat altı buçukta Galata rıhtımına yanaşmış olan Gülcemâl vapuruna gittim. Vapurun salonunda İstanbul’un mümtaz hafızlarından Sadettin Kaynak, Süleymaniye Baş Müezzini Hafız Kemâl, Beşiktaşlı Rıza, Sultan Selimli Rıza, Beylerbeyli Fahri, Aşir, Muallim Nuri, Hafız Burhan, Hasan Akkuş, Vaız Aksaraylı Cemâl beylerle karşılaştım.

Akşam saat yediye doğru Galata rıhtımından ayrılan Gülcemâl vapuru hınca hınç dolu… Kamaralar da evvelden tutulmuş… O kadar kalabalık ki Mevlidhanların bazıları güvertede sabahı ettiler. Gece yatsı namazından sonra vapurun salonunda iki hatm-i şerif ve bir Mevlid okundu. Altı hafızdan mürekkep bir heyet tarafından vapurun kaptan güvertesinde okunan salâ ve tekbir sadaları semaya yükseliyordu.
Sabah saat dokuzda motörlerle Gelibolu’ya çıkıldı. Kadın, erkek geniş bir kalabalık bizi karşıladı. Tahsis olunan otomobillerle Mehmet Çavu âbidesine gidildi. Açık bir ovadayız. Zümrüt gibi yeşillik… Her taraf bayraklarla donatılmış ve misafirlere mahsus defne dallariyle süslenmiş çardaklar yapılmış, ovanın ortasına kırmızı şanlı sancağımıza sarılmış bir kürsü vazolunmuştu.

On hafızdan mürekkep bir heyet kürsünün etrafında toplandı. Hep bir ağızdan tekbir alındı, arkasından tevşih okundu. Sıra ile hafızlar kürsüye çıkıp Mevlidi kıraat ediyorlardı. Tam velâdet-i Peygamberî okunacağı zaman, İstanbul’dan beri merasime riyaset eden Müftü Hafız Fehmi Efendinin tensibiyle:

“- Yaşar Bey, buyurun velâdet bahrini siz okuyacaksınız” dediler.
Kürsüye çıktım. Başladım okumağa… (Bir acep nur kim güneş pervanesi) mısraına gelince, birdenbire bir fırtına koptu. Her taraf toz duman içinde kaldı. Zaten epeydir kara bulutlarla kapalı gök, bütün bütün karardı. Arkasından müthiş, bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Kürsünün etrafında ilâhî ve tevşih okuyan hafızlar koşarak çardak altlarına sığındılar. Meydanda kimse kalmadı. Fakat ben Mevlide devam ettim. Sırsıklam olduğun halde, kıpırdamadım. Beş dakika sonra da yağmur dindi, hava açıldı. Her taraf güneş içinde idi. O zümrüt yeşil ovada şehitlerimizin kokuları esmeğe başladı. Mevlit de hitama erdi. Hatmi şerifler kıraat edildikten sonra İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendi tarafından yapılan beliğ ve veciz bir dua ile merasim hitam buldu. Bundan sonra şehitlerimizin kabirleri ziyaret edildi ve nutuklar irat olundu. Tahsis edilen otomobillere binerek Gelibolu’ya geldik. Motörlerle Çanakkale açıklarında demirli bulunan Gülcemâl vapuruna binerek akşam üstüne doğru İstanbul’a döndük.

Ertesi akşam Dolmabahçe sarayına gittim. Atamın huzurlarına kabul edildim. Çanakkale merasiminin tafsilâtını verirken bu fırtına bahsine gelince, Atatürk, o yağmur ve rüzgâra rağmen Mevlide devam edişime o kadar mütehassis oldu ki hiç unutmam… Elini tekrar tekrar masaya vurarak:

“- Aferin Hafızım, çok güzel yapmışsın… Vazife başında iken taş yağsa, insan yerinden kıpırdamaz” diye iltifatta bulundular.

About drkemalkocak

Eğitimci-Bürokrat-Akademisyen olmasına rağmen cehlini bir türlü gideremeyen ama suyu aramaktan yılmayan-Bu su Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ndeki sudur... 01.07.1953’te Ankara / Şereflikoçhisar / Sarıyahşi’de doğdu.. Sarıyahşi İlkokulunu ( 1965 - 1966 ), Şereflikoçhisar Ortaokulunu ( 1968 - 1969 ), Ankara Erkek İlköğretmen Okulunu ( 1971 - 1972 )bitirdi. 15.11.1972’de Ankara / Keskin / Karafakılı Köyü İlkokulu Öğretmeni olarak Devlet memurluğuna başladı. Kırıkkale / Yahşihan /Namık Kemal ve Karacaali Köyü ilkokullarında Sınıf Öğretmenliği yaptı. Askerliğini er öğretmen olarak yerine getirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünü ( 27.09.1978 ) bitirdi. 25.03.1982’de Ankara / Namık Kemal Ortaokulu Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine başladı. Kırıkkale / Hasandede Orhan Demirhan, Kırıkkale Ticaret ve Aydınlıkevler liselerinde Sosyal Bilgiler ( Tarih ) Öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığınca yapılan seçme sınavını kazanarak 8 ay süreli İlköğretim Müfettişliği Hizmet içi Eğitim Kursunu tamamlayıp Eskişehir İlköğretim Müfettişliğine atandı. 06.09.1983 - 22.03.1985 tarihleri arasında İlköğretim Müfettişliği görevini yürüttü. Eskişehir İlköğretim Müfettişliğinden Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne atandı. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtındaki şube müdürlüğü görevine 22.03.1985’te başladı. İlköğretim Genel Müdürlüğünde Teftiş ve Değerlendirme, Disiplin, Mevzuat, Program ve Yayımlar, Araştırma ve Plânlama şube müdürlükleri görevinde bulundu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Ana bilim Dalı Tarih Eğitimi Bilim Dalında lisans tamamladı (16.02.1987). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Ana bilim Dalında yüksek lisans ( master ) yaptı ( 21.02.1991). Tezi “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Çalışmaları ve Tarih Öğretimi 1923 - 1960 “, tez danışmanı Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA’dır. Girdiği test ve mülakât sınavlarını kazanarak ( 1987 ) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Lisansüstü%2
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s