İSTANBUL’UN FETHİNİN 560. YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE…

Fetih Marşı
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektirilen, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!

Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden

Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini!
Göster: kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini!

Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın

Bu kitaplar Fâtih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
Şu mihrab Sinânüddin, şu minâre Sinân’dır;
Haydi, artık uyuyan destanını uyandır!

Bilmem, neden gündelik işlerle telâştasın
Kızım, sen de Fâtihler doğuracak yaştasın!

Delikanlım! işaret aldığın gün atandan!
Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan!

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın

Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın?
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Arif Nihat Asya

BİR YABANCIYA GÖRE İSTANBUL’UN DÜŞÜŞÜ(*)

Yunan, Latin, İtalyan, Rus ve hatta Türk vaka yazarlarının birçoğu bize Bizans’ın yıkılışının feci hikâyesini sunarlar. Bunların ilham kaynakları aynı olmasa da, ikinci derece önemli birkaç nokta dışında, olup bitenlerin anlatılışı dikkate değer bir tarzda birbirine uygundur. Biz, bunların en açık ve en heyecanlılarından biri olan Dukas’ın hikaye edişini izleyeceğiz.
Asıl kuşatmanın 1453 Nisan’ının ilk günlerinde başladığını söylemiştik. II. Mehmet’in başkentin kuzeyinde, Boğaz’ın Avrupa kıyısı üzerinde bina ettirdiği ve buradan topları ile taş gülleler savurduğu kalelerin son kalıntıları bugün Rumelihisarı’nda hala durmaktadır. Asya kıyısında da geçen yüzyılda Bayezid tarafından inşa edilmiş benzeri bir kale bulunmakta idi. Kuşatanlar, böylece Boğaz’ı kontrol altında tutuyor, kuzeyden ve Karadeniz’den her türlü yiyecek ve ikmal maddelerinin gelişini imkânsız kılıyorlardı.
Az zaman önce, kuşatmanın pek yakın olduğunun ve bütün umutların ortadan kalkmış bulunduğunun bilindiği sırada, halk son bir dini çırpınışla sarsılmıştı: Roma’lı bir kardinal İsidore gelerek Ayasofya’da birleşme şerefine resmi bir ayin yapmıştı. Bu olay, İstanbul’un ya Türk ya da Roma boyunduruğuna girmeye mahkûm olduğunu gören Ortodoksları çileden çıkardı: Türkleri tercih ettiler.
II. Mehmet’in hazırlıkları uzun ve özenli olmuştu; hiçbir şeyi rastlantıya bırakmak istemiyordu. Bu arada Şubat ve Mart aylarını en büyük topunu, o devir için dev boyutlu tunçtan bir topu şehir surlarının mümkün olduğu kadar yakınına getirmeye ayırmıştı. Altmış öküzün ağır ağır çektiği iki yüz adamın iki yandan desteklediği bu savaş aracını yürütmek için yollar yapmak, toprağı pekiştirmek gerekmişti.
Bu sırada kuşatılanlar, başlıca kendi din kavgaları ile uğraşmakta idiler. Ortodoks rahipler, “aforoz edilmiş olanlarla ilişki” kurmuş ya da birliğe katılmış bir papazın ayininde hazır bulunmuş olanların günahlarını çıkarmayı red ediyorlardı. Şayet ağır cezalar karşılığında günahlarını çıkarmaya razı olsalar da onlardan gelecek için mutlaka bir taahhüt istiyorlardı. Kilise mensupları, papalık temsilcisinin bulunuşu ile kirletilmiş olan Büyük Kiliseyi bırakıp gitmişlerdi. Yüreklere çarpıntı veren facia, yakındaki düşüş değil Roma ile birleşme idi ve Türk zaferi değil, Roma ile birleşme imparatorluğun gerçek yıkılışı gibi görülüyordu.
Nisan’ın ilk on beş gününde ciddi bir olay kaydedilmedi: Hasımlar birbirini gözlemekte idiler. Giovanni Guistiniani, Ceneviz gönüllüleri ile beraber birkaç çıkış teşebbüsünde bulundu ve kapıların dışında bir takım çatışmalara girişti. Fakat, Türklerin sayı üstünlüğü o halde idi ki tehlikeli olduğu kadar etkisiz olan bu taktiği bırakmak zorunda kaldı. Bunun üzerine kuşatılanlar, oklarla ve ateşli silahlarla duvarların üstünden savaş yapmakla yetindiler. Bu sırada her taraftan takviye birlikleri gelip Türk ordusunun sayısını kabartmakta idiler. Dukas tarafından ileri sürülen dört yüz bin kişi sayısı çok mübalağalı da olsa, Bizans ve Osmanlı kuvvetleri arasındaki nispetsizliğin ezici olduğu bir gerçektir.
Bizans donanması, on bir kilometre uzunlukta ve dört yüz elli metre genişlikte karaya doğru giren ve asıl şehri Galata’dan ayıran dar ve dolaşık Haliç’te barınmakta idi. Boğaz’a açıldığı yerde ve tam Galata’nın hizasında Haliç, kalın bir zincirle kapatılmıştı. II. Mehmet’in donanması ise Boğaz’ı tutmakta, Avrupa ve Asya kıyılarındaki müstahkem mevkiler onun buradaki hâkimiyetini güçlendirmekte idi. Bununla beraber yiyecek maddeleri yüklü olarak Peloponez’den İstanbul’a doğru gelmekte olan beş büyük Ceneviz gemisinin yolunu kesemediler. Türklerin son derece çok sayıda fakat oldukça zayıf birliklerden oluşan deniz ordusu, bu yüksek ve güçlü gemileri durdurmayı başaramadı. Ceneviz gemileri epeyce deniz vasıtasını batırarak ve savaş araçlarının üstünlüğü sayesinde birçok adamı öldürerek onların hatlarını yardılar. Haliç’i kapatmakta olan zincir, gelen gemileri önünde indirildi ve bu suretle Cenevizler, sekiz harp gemisinden, yirmi kadar küçük gemi, kadırga ve kayıktan oluşan Bizans donanmasına katılabildiler. Bu yenilmeye kızan II. Mehmet, komutanına sopa attırdıktan sonra hayali gibi görünecek ve bununla beraber başarıya ulaşacak olan bir plan düşündü. Galata’nın arkasında uzanan çalılık arazide bir geçit yaptırttı, kadırgalarından seksenini önce suyun dışına çektirerek ve sonra ağaç merdaneler üzerinde sürükleterek Haliç kıyılarına getirtip bundan böyle iki ateş arasında kalan, Bizans donanmasının demirlemiş bulunduğu yerin epeyce ötesinde suya indirtti.
Karada bombardımanlar aralıksız sürüyor, taş gülleler surlarda derin gedikler vücuda getiriyordu. Kusursuz topçular tarafından kullanılan ve isabetle doğrultulan, Türklerin koca topunun gülleleri ile çerçevelediği muazzam taş bedenler sonunda yıkılıyordu. Savunucular, çabalarına rağmen açılan gedikleri tamir edemiyorlardı. Sultan, Mayıs’ın 29’unda hücuma geçilmesine karar verdi ve bunu hemen öğrenen halk bütün geceyi dua etmekle geçirdi. Ayasofya’da resmi bir ayin yapıldı: Bu, orada yapılan son Hristiyan ayini olacaktı.
29 Mayıs günü şafak vakti, genel hücum işareti verildi. Hücum, birbirini izleyen üç dalga halinde yapıldı. Bunlardan ilk ikisi püskürtüldü. İmparator, kapıların birinde bir er gibi döğüşüyordu. Fakat generallerinin en iyisi, Guistiniani ölüm halinde yaralandı. Kayıbın yeri doldurulur gibi değildi. Fazla olarak saldıranlar pek kalabalıktı. Kayıplarına bakmıyorlar ve yoğun kütleler halinde geri geliyorlardı. Bunun tersine, savunma tükenmekte idi. Yirmi ya da yirmi iki saat savaştan sonra, hücum edenlerin darbeleri altında çöktü. XI. Konstantinos öldürüldü ve Türk ordusu şehre girdi. Hmen ertesi sabah II. Mehmet oraya gelerek Müslüman törelerine göre zaferini kutladı. Sonra gelip Vlahernas sarayına yerleşti: İmparatorların sarayı, sultanlarınki haline geliyordu.
(*) Auguste Baılly, (Çeviren: Haluk ŞAMAN) Bizans Tarihi 2, Tercüman 1001 Temel Eser 47, Kervan Kitapçılık A.Ş., İstanbul, s. 437-440
Yazar, eserini batı kaynaklarına ve özellikle Bizanslı vaka yazarlarına dayanarak kaleme almıştır. Görüşlerinin ve yargılarının buna göre değerlendirilmesi yerinde olur.

About drkemalkocak

Eğitimci-Bürokrat-Akademisyen olmasına rağmen cehlini bir türlü gideremeyen ama suyu aramaktan yılmayan-Bu su Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ndeki sudur... 01.07.1953’te Ankara / Şereflikoçhisar / Sarıyahşi’de doğdu.. Sarıyahşi İlkokulunu ( 1965 - 1966 ), Şereflikoçhisar Ortaokulunu ( 1968 - 1969 ), Ankara Erkek İlköğretmen Okulunu ( 1971 - 1972 )bitirdi. 15.11.1972’de Ankara / Keskin / Karafakılı Köyü İlkokulu Öğretmeni olarak Devlet memurluğuna başladı. Kırıkkale / Yahşihan /Namık Kemal ve Karacaali Köyü ilkokullarında Sınıf Öğretmenliği yaptı. Askerliğini er öğretmen olarak yerine getirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünü ( 27.09.1978 ) bitirdi. 25.03.1982’de Ankara / Namık Kemal Ortaokulu Sosyal Bilgiler Öğretmenliğine başladı. Kırıkkale / Hasandede Orhan Demirhan, Kırıkkale Ticaret ve Aydınlıkevler liselerinde Sosyal Bilgiler ( Tarih ) Öğretmenliği yaptı. Millî Eğitim Bakanlığınca yapılan seçme sınavını kazanarak 8 ay süreli İlköğretim Müfettişliği Hizmet içi Eğitim Kursunu tamamlayıp Eskişehir İlköğretim Müfettişliğine atandı. 06.09.1983 - 22.03.1985 tarihleri arasında İlköğretim Müfettişliği görevini yürüttü. Eskişehir İlköğretim Müfettişliğinden Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne atandı. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtındaki şube müdürlüğü görevine 22.03.1985’te başladı. İlköğretim Genel Müdürlüğünde Teftiş ve Değerlendirme, Disiplin, Mevzuat, Program ve Yayımlar, Araştırma ve Plânlama şube müdürlükleri görevinde bulundu. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Ana bilim Dalı Tarih Eğitimi Bilim Dalında lisans tamamladı (16.02.1987). Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Ana bilim Dalında yüksek lisans ( master ) yaptı ( 21.02.1991). Tezi “ Cumhuriyetten Günümüze Tarih Çalışmaları ve Tarih Öğretimi 1923 - 1960 “, tez danışmanı Prof. Dr. Yücel ÖZKAYA’dır. Girdiği test ve mülakât sınavlarını kazanarak ( 1987 ) Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Lisansüstü%2
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s