BÜYÜK TAARRUZ

26 Ağustos 2017, “Büyük Taarruz”un başlangıcının, 30 Ağustos 2017, “Başkumandanlık Meydan Savaşı/Dumlupınar Meydan Muharebesi”nin 95. yıl dönümüdür.

Sakarya Meydan Muharebesi kazanıldıktan sonra Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, düşmana tasarladığı son ve öldürücü darbeyi indirmek ve onu saldırmaya cüret ettiği Türk anavatanında boğup imha etmek için planlı bir faaliyete girişti. Bu faaliyetin hedefi, Türk ordusunun savaş gücünü en üst noktaya çıkarmak ve bu görevi başaracak duruma getirmekti. Tabii bu da zamana bağlı idi.

Bu arda İtilaf devletleri, bir mütareke ve arkasından da yeni barış teklifinde bulundular. Ancak barış şartları Milli Misak prensiplerine ve Türk milletinin çıkarlarına aykırı görüldüğünden kabul edilmedi.
Çünkü yeni şartlar, İstanbul hükumetinin imzalamış olduğu Sevr Andlaşması’nın Türkiye lehine az çok değiştirilmiş şeklinden başkası değildi. Milli hükumet, yeni görüşmelere zemin hazırlamak için bir mütarekeyi kabul edebileceğini, bunun ilk şartının da Anadolu’nun düşman kuvvetlerinden boşaltılması olacağını ileri sürdü. İtilaf devletleri, bunu kabul etmediklerinden barış teşebbüsleri bir daha suya düştü.

Milli Misak, artık Türk süngüsü ile kabul ettirilecekti.

Başkumandanlık Kanunu, 4 Şubat 1922’de yeniden uzatılmıştı. Süresi 3 Mayıs 1922’de sona eriyordu. İkinci uzatma teklifi Meclis’te birçok tartışmalara yol açmış, sonunda kanun çıkmıştı. Mayıs ayında üçüncü uzatma müzakereleri sırasında, Meclis’te çoktanberi hazırlanmakta olan muhaliflerin şiddetli karşı koymaları yüzünden olumlu sonuç alınamadı. Ancak Mustafa Kemal’in gizli bir celsede vermiş olduğu izahat üzerine Başkumandanlık Kanunu yeniden üç ay uzatıldı. Bu konuda Temmuz ayında geçen görüşmeler sonunda ise T.B.M.M. Başkumandanlığın Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya süresiz olarak verilmesi kabul edildi.

Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, Yunan ordusunun büyük kısmı Afyonkarahisarı-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Başka kuvvetli bir grubu da Eskişehir bölgesinde yer almıştı. Bunların arasında ise ihtiyat kuvvetleri vardı. Sağ kanadını Menderes bölgesinde bulundurduğu kuvvetlerle korumakta idi. Böylece Menderes nehrinden Marmara denizine kadar uzayan bir cephe meydana gelmişti.

Yunan ordusunun genel kuruluşu, üç kolordu ile bir takım müstakil birlikler şeklinde idi. Bu üç kolordu, 12 tümeni kapsıyordu. Müstakil birliklerin toplam üç tümeni bulunuyordu.

Garp cephesindeki Türk kuvvetleri, iki ordu halinde idi. Ayrıca cephe karargahına bağlı birlikler vardı. Genel mevcut 18 tümendi. Bunlardan başka 3 tümenli bir süvari kolordusu ve daha az mevcutlu ayrı iki süvari alayı vardı.

Türk ordusunun birincisine Ali İhsan (Sabis) Paşa, ikincisine Yakup Şevki Paşa kumanda ediyordu. Bir süre sonra Birinci Ordu Kumandanlığına Nurettin Paşa getirildi.

Kuruluşları değişik olan Türk ve Yunan orduları kıyaslanırsa, insan ve tüfek sayısı birbirine eşit gibiydi. Yalnız Türk ordusunun süvari kuvveti daha fazla, buna karşılık Yunan ordusu top, makineli tüfek, ulaştırma araçları, cephane ve fenni malzeme bakımlarından daha üstündü. Üstelik Yunan ordusu, dünyanın serbest ve destekleyici endüstrisinin himayesine dayanıyordu.

Türk İstiklal Orduları Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa 23 Temmuz 1922’de Garp Cephesi karargahının bulunduğu Akşehir’e gitti. Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı toplantıda harekat hakkında genel bir görüşme yapıldı.

Mustafa Kemal Paşa, Konya’ya kadar gelmiş olan İngiliz Generali Tovzend ile görüşmek üzere Konya’ya gitti. 27 Temmuz’da Akşehir’e döndü. O gece yapılan görüşmelerde, bütün taarruz hazırlıklarının 15 Ağustos’a kadar tamamlanması kararlaştırıldı.

Ertesi günü, bir futbol müsabakası bahanesiyle ordu ve bir kısım kolordu kumandanları Akşehir’e davet edildiler. O gece Mustafa Kemal Paşa kendileri ile taarruz hakkında görüşüp düşüncelerini sordu. Karşılığında da kendi düşüncelerini onlara açıkladı.

Garp Cephesi Kumandanlığı, 6 Ağustos 1922 günü gizli olarak ordulara taarruz hazırlığı emrini verdi.

Mustafa Kemal Paşa, taarruz kararını verdiğini hükumet üyelerine henüz açıklamamıştı. Ankara’ya dönüşünde, onlarla bir toplantı yaparak birlikte iç ve dış durumu görüştü. Askeri durumumuz hakkında gerekli bilgileri verdi. Birlikte geçen görüşme ve konuşmalardan sonra, taarruz konusunda hükumetle mutabık kaldı.
Bu sırada muhalifler, ordunun kötü durumda bulunduğu, yerinden kıpırdayamayacak halde olduğu hakkındaki propagandalarını en son dereceye çıkarmışlardı. Bu durum, Türk ordusunun işine yaramıştı. Böylece gerçek durum ve taarruz kararının uygulanması için yapılan nihai hazırlıklar, Yunanlılardan daha kolay ve kendiliğinden gizlenmişti. Onlar da tamamen bu yanlış propagandanın etkisi altında kalmışlar ve gerekli tedbirleri almamışlardı.

Yalnız, devletin önemli ve sorumlu mevkilerinde bulunan bazı kimselerde de bu olumsuz propagandanın tesirleri görülmeye başlamıştı. Bunu ilerisi için zararlı gören Mustafa Kemal Paşa, onlarla başbaşa konuşmalar yaparak ordunun gerçek durumu hakkında kendilerini ikna etti ve sonra cepheye gitti.

Kendisinden önce oraya gelmiş olan Genelkurmay Başkanı ile buluştu. Ankara’dan ayrıldığını son derece gizli tutmuştu. Bunu birkaç yakınından başka kimse bilmiyordu. Arkadaşları, kendisi Anakara’da imiş gibi hareket edeceklerdi. Gazi Paşa’nın 21 Ağustos’ta Çankaya Köşkü’nde bir çay ziyafeti vereceğini gazete ve ajanslar ilan ederlerken, kendisi 22 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00’da Akşehir’de Garp Cephesi karargahında bulunuyordu.

Burada, Cephe Kumandanı’na 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz edilmesi emrini verdi.

O gece Birinci ve İkinci Ordu kumandanlarını karargahına çağırdı ve kendilerine taarruzun nasıl yapılacağını bir harp oyunu şeklinde izah etti. Bunun başarılabilmesi için, yığınağın ve tertiplerin mutlaka çok gizli olması gerekiyordu. Bu yüzden bütün hareketler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlar altında dinlenecekti.

Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1922 günü Başkumandanlık karargahını Akşehir’den taarruz cephesinin gerisinde bulunan Şuhut kasabasına nakletti. 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşın idare edileceği Kocatepe’nin batısında çadırlı ordugaha geçildi.

Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos Cumartesi günü sabah saat 05.30’da yanında Genelkurmay Başkanı ve Garp Cephesi kumandanı olduğu halde Kocatepe’de idi. Bir akşam öncesinden Anadolu’nun dışarı ile her türlü yazı ve telgraf haberleşmesi kesilmiş bulunuyordu.

Türk ordusunun taarruzu şu şekilde düzenlenmişti:
12 piyade ve 3 süvari tümeninden kurulu Birinci Ordu, Akarçay-Ahırdağ bölgesinden kuzeye doğru taarruza geçecek, 2 kolordu ve 1 süvari tümeninden kurulu İkinci Ordu, cepheden düşmana tespit taarruzunda bulunacak, 3 tümenli süvari kolordusu Ahırdağ’ın doğusundan geçip düşmanın yan ve gerilerine hücum edecekti.
Diğer taraftan, düşmanın yapması yapması mümkün bütün hareketleri inceden inceye hesaplanmış bulunuyordu. Kabul edilen esas, ne olursa olsun asıl ağırlık merkezinden diğer cephelere kuvvet ayırmamaktı. Eskişehir-Akarçay arasındaki 130 km.lik cepheye 5 piyade ve 1 süvari tümeni tahsis edilmişti. Akarçay’ın batısında 14 tümen bulunduruluyordu. Ağırlık bölgesinin hemen batısında 6 tümenle taarruza geçilecek ve bu suretle genel taarruz 20 tümenle yapılmış olacaktı. Taarruz planının amacı, düşmanın sağ kanadına kesin bir darbe vurarak Ege Denizi ile bağlantısını kesmek ve böylece onu vatan toprakları içinde boğup imha etmekti. Kuvvetli ve yoğun bir topçu hazırlık ateşinden sonra, taarruz tam bir baskın şeklinde başladı ve Mehmetçiğin yiğitçe ve fedakarca hücumları ile devam etti. Daha ilk saatlerden itibaren düşmanın birçok kesimlerine nüfuz edilmişti. Taarruz, akşama kadar şiddetini hiç kaybetmeden devam etti. Düşmanın maddi ve manevi gücü, bu müthiş hücum karşısında adamakıllı sarsıldı. Akşamüstü, Afyon’un güney doğusundaki düşman sağ kanadının kilit noktaları olan Kaleciksivrisi ile Belentepe ve ayrıca büyük bir dayanak noktası olan Tınaztepe ele geçirilmiş bulunuyordu.

İkinci Ordu, Kazdağı yönünden yaptığı taarruzla düşmanı bulunduğu yere çakarak kendisinden beklenen görevi başarmıştı. Bu yüzden büyük ihtiyatlarını asıl ağırlık bölgesine sürememiş bulunuyordu. Esasen 26 Ağustos akşamına kadar cephenin her noktasından aynı şiddetle devam eden taarruzlara uğramış ve böylece asıl ağırlık noktasını sezememişti.

27 Ağustos sabahı başlayan Türk piyade taarruzu, asıl amacı açığa vurmuşsa da artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bu taarruzlar sonucunda, Afyon’un güneyinde 50 km ve doğusunda 25-30 km kadar uzanmış ve bir yıldır büyük bir itina ile tahkim edilmiş olan düşman mevzileri yarıldı ve Yunanlılar kuzeye doğru çekilmek zorunda kaldılar. Türk piyadesinin taarruzu ise devam etti. Bunun sonucunda, düşmanın savunma gücü kırılarak büyük kısmı Sincan ovasıan sürüldü ve burada açıkta savaşmak zorunda bırakıldı.

Daha 25/26 Ağustos gecesi, Ahırdağ’ın güneyinden geçip düşman hatlarının sağ yan gerilerine inmiş bulunan Fahrettin (Altay) Paşa kumandasındaki Türk Süvari Kolordusu, onun batı ile bütün bağlantısını kesmiş ve tam bir çember içine alınmasını sağlamıştı
Bu suretle kuzeyden ilerleyen İkinci Ordu, düşmanın Afyon ve Eskişehir grupları arasına girmek suretiyle kuvvetlerini ikiye bölmüş oldu. Asıl kuvvetler ise kuzeyde kalanlardı.

28 Ağustos akşamına kadar bu kısım batıdan çevrilerek tamamen sarıldı. Diğerleri de 29 Ağustos akşamına kadar geçen takip ve çevirme hareketleri ile sarılmış oldu.

BAŞKUMANDANLIK MEYDAN MUHAREBESİ VE BÜYÜK ZAFER

Böylece yenilen düşman kuvvetleri 30 Ağustos günü Aslıhanlar civarında kuşatılmış bulunuyordu. Bundan sonra geçen ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi diye anılan safha, hayatını hiçe sayarak savaşlara müdahale eden Mustafa Kemal Paşa tarafından 30 Ağustos günü Dumlupınar’da uygulandı ve parlak bir başarı ile sona erdi.

Bu harekat sonucunda, düşmanın asıl kuvvetleri çok yakın mesafeden ve iki yandan sarıldı. Adatepe ormanlarına sürüldü. Çekilme yolları, süvari kolordusu tarafından kesilmiş bulunuyordu. Düşman ordusu tamamen yok edildi. Yunan ordusu Başkumandanı Trikopis esir alındı. Dört taraftan hücuma uğrayan düşman, dar bir sahada üst üste yığılan cesetlerden kanlı öbekler bırakmış ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın vaat ettiği şekilde “Vatanın harim-i ismetinde” boğulmuş, buraya ayak atmaya cesaret edenler bir daha geriye dönemeden mahvolup gitmişlerdi.

Bu savaştan canını kurtarabilmiş, pek az Yunan ordusu artıkları ile daha aşağıda bulunup imhadan kurtulan birlikler, geri ve menzil teşkilatında ve işgal edilmiş yerlerde muhafaza hizmetinde bırakılmış kuvvetleri de birlikte sürükleyerek Uşak üzerinden İzmir-Çeşme yönünde kaçmaya başladılar. Bunlar, gece gündüz amansız bir şekilde takip edilip yetişildikçe kanlı çarpışmalarla batıya doğru sürülmeye başlandılar. Aynı zamanda Yunanlıların Eskişehir grubu, üçüncü kolordu ile İzmit grubunu teşkil eden tümenler tarafından mağlup ve perişan bir halde Bursa-Mudanya-Erdek hattına sürüldü. Sonra bir kısmı burada yok edildi. Bir kısmı takibe devam edilip denize döküldü.

Takip hareketi başlarken Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa ordulara hitaben şu emri yayımlamıştı:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları!
Afyonkarahisarı, Dumlupınar Meydan Muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl unsurlarını inanılmayacak kadar bir zamanda imha ederek büyük ve necip milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti geleceğinden emin olmaya haklıdır. Savaş alanındaki maharet ve fedakarlıklarınızı yakından görüyor ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine delalet etmek görevimi arka arkaya ve durmadan yapacağım. Başkumandanlığa tekliflerde bulunmasını cephe kumandanına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini dikkat nazarına alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve celadet ve kahramanlık kaynaklarını yarışırcasına bezletmeye devamlarını dilerim.
Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!”

Kahraman Türk ordusu, bu emri eksiksiz olarak yerine getirmek için 300 km.lik bir mesafeyi 11 günde alarak Akdeniz’e varmıştır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa diyor ki:
“Bana bizzat verilen bir telgrafta, İzmir’deki İtilaf devletleri konsoloslarına benimle müzakerelerde bulunma yetkisini verdiklerinden, hangi gün ve nerede buluşulabileceği soruluyordu. Buna verdiğim cevapta, 9 Eylül’de Nif’te buluşabileceğimizi bildirmiştim. Hakikaten ben, dediğim gün Nif’te bulundum. Fakat mülakat isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e varmış bulunuyorlardı.”

Evet, Türk orduları 9 Eylül’de İzmir’e girmiş bulunuyor, böylece Orta Doğu’nun bu sihirli beldesi hakiki sahibine ebediyen kavuşmuş oluyordu. 200.000 kişilik Yunan ordusu bu süre içinde mahvolmuş, Anadolu’nun içinde yok edilmiş ve ancak perişan kalıntıları İzmir rıhtımlarından Türk süngüsü ile Akdeniz’e dökülmüştür.

Zafer, eksizdi. Bu zafer, 10 Eylül 1922 günü yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa bulunduğu halde, halkın çoşkun gösterileri arasında İzmir’e girmiş olan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa tarafından bir beyanname ile büyük Türk milletine ilan edilmişti.

Yine bu zafer, Milli Misak esaslarına uygun bir barışı sağlamış ve “İlelebed Payidar” olacak yeni bir Türk Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmasına yol açmıştır.

KAYNAKLAR:
Mithat SERTOĞLU, Alparslan’dan Atatürk’e Kadar Türk Zaferleri Ansiklopedisi, Yeni İstanbul Gazetesi yayını, (Tarihsiz), İstanbul, s.261-264
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2167
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2168
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2169
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2170
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2171
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2172
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2173
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2174
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2175
http://tdk.gov.tr/index.php?index.php&option=com_nutuk&view=nutuk&kategori1=nutukdty&kelime1=Dumlup%C4%B1nar&sayfa1=2176

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Türk Ordusu’na son darbeyi indireceklerini hayal eden Yunanlılara verilen sert cevap:
SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ
23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gün ve gece devam etmiştir. 23 Ağustos-13 Eylül 2017 günleri, Sakarya Meydan Muharebesi’nin 96. yıl dönümüdür.

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olmaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”

Birinci ve İkinci İnönü savaşlarındaki başarısızlıkları, Yunanlıları kolay yutulmayacak bir Türk kuvvetiyle karşılaştıkları kanaatine vardırmıştı. Daha hazırlıklı bir harekata girişmek için Yunan başkomutanı Papulas, Atina’ya kadar gitmiş, oradan gerekli yardım ve talimatı almıştı.

Papulas, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarındaki yenilgiyi, kısa hedefli bir keşif taarruzu olduğunu söyleyerek örtbas hevesine kapılmıştı.
Londra’ya giden Yunan Başvekilini, İngiliz Başvekili Lloyd George sıkıştırıyor, Yunan ordusunun bir an önce Mustafa Kemal kuvvetlerini yok etmesini istiyordu. Böylece kolayca Boğazlara sahip olacak ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalayabilecekti. Bunun üzerine Yunanlılar yeniden üç sınıf askeri silah altına alarak gerekli silah ve malzemeyi de Asya orduları kumandanının emrine vermişti.
Fakat Yunan Genelkurmayı ile siyasetçileri arasında görüş bakımından büyük bir anlaşmazlık vardı.

Yunan devlet adamları, “Büyük Yunanistan” hülyası peşindeydiler. Ordu ise eldeki kuvvetle geniş Türk arazisi içinde bu ideali gerçekleştirmenin imkansızlığını öne sürüyordu.

ESKİŞEHİR-KÜTAHYA SAVAŞI

Yunanlıların hazırlıkları karşısında Güney cephesi komutanı olan Refet Paşa, yeni bir savunma hattı düşüncesini ileri sürerek ordunun bu hatta Yunanlıları karşılamasını istiyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ise bu fikre karşıydı. Mustafa Kemal Paşa durumu yerinde incelemek üzere Genelkurmay Başkanıyla beraber Güney cephesine giderek durumu incelemiş, Refet Paşa’yı oradan alarak Milli Savunma Bakanlığına getirmiş ve Güney cephesini de kaldırarak buradaki kuvvetleri Garp cephesinin emrine vermişti.

Batı cephesindeki ordumuz, bütün gayretlere rağmen ancak 52.000 kişiye çıkarılabilmiş, 421 ağır makineli, 162 top, pek az cephane ile bu bölgeye getirilebilmişti. Ordunun ikmal kolları, kağnı arabasıyla deve ve hayvan kollarına bağlıydı.

Yunanlılar ise devamlı olarak ana yurtlarından yeni kuvvetler getiriyorlardı. Düşman ordusu 8 Temmuz 1921’de iki tümenle Bursa’dan harekete girişti. Yunanlıların uygulamak istedikleri plan, Türk ordusunu kuşatıp yok etmekti.

14 Temmuz 1921’de bu bölgede en kanlı savaşlar yapılmaktaydı. 16 Temmuz’da Kütahya ve Altıntaş bölgesinde Türk ve Yunan orduları boğaz boğaza ve diş dişe varan bir ölüm kalım pençeleşmesinin bütün dehşetini yaşadılar.

4.tümen komutanı olan Nazım Bey, kuvvetlerinin geri çekilmesine razı olmamış elinde tabancasıyla birliklerinin önüne düşerek:
– Ya Yunanlılar, ya beni diye Nasuhçal bölgesinde Yumrutepe’ye doğru at üzerinde saldırmıştı. Düşmana pek az kalmıştı ki, hain bir kurşun bu yiğit kumandanı atından düşürmüş fakat yaralı halinde bile, emrindekilere hücum emri vermeye devam etmişti.

17 Temmuz’da ordumuz, Yunanlıların kuvvetli saldırıları karşısında Eskişehir-Seyitgazi hattına çekilmek zorunda kaldı. Düşmanla aramızda büyük kuvvet farkı vardı. Yunanlıların üstün kuvvetleri karşısında bu bölgede daha fazla kayıp vermemek üzere ordunun Sakarya gerisine çekilmesine karar verildi.

Eskişehir, Kütahya, Afyon, tamamen Yunanlıların eline geçmişti. Durum gerçekten nazik bir hal alıyordu. Uzun çalışmalar sonunda meydana getirilen ordu, yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyaydı.

YUNAN ORDUSUNUN HEDEFİ: ANKARA

Eskişehir-Kütahya savaşlarıyla, İnönü savaşlarının öcünü alan Yunan ordusu, çekilen Türk ordusunu takip etmeyerek hükumetinin vereceği kararı beklemekle, çok şeyler kaybetmişti. Ordu genellikle Anadolu içerisinde yayılarak güçten düşmeyi göze alamıyordu.

Durumu incelemek ve kesin bir karar vermek üzere 27 Temmuz’da Kütahya’da bir savaş meclisi topladılar. Bu toplantıya Kral Konstantin, başbakan Gunaris, Mili Savunma Bakanı Teodokis ve Yunan hükumetinin askeri danışmanı Stratikos, ordu komutanı general Papulas, ordu kurmaybaşkanı Rallis katılmışlardı.

Ortada iki düşünce çarpışıyordu. Ordu komutanı ve onun kurmay heyeti, Ankara yönünde geniş ölçüde yapılacak bir ileri hareketin, kazançlı olmayacağı düşüncesindeydiler.

Yunan devlet adamlarıyla onların askeri danışmanı ise, yeni kurulan Türk ordusunun mutlaka yakalanıp yok edilmesi ile Batı Anadolu’nun geniş bir kısmının Yunan ordusu tarafından ele geçirileceği fikrini savunuyorlardı.

Kralın huzurunda yapılan bu toplantı dağılırken, ordu komutanı general Papulas, ordunun önceden hazırladığı bir raporu da savunma bakanına sunmuştu. Bu raporda Türklere karşı girişilen harekatın son bulduğu, Türklerin artık toplanamayacağı ve Türk ordusunun bir daha Eskişehir önlerine gelemeyeceği görüşü savunuluyordu.

TÜRK TEPKİSİ

Türk ordusunun Sakarya gerisine çekilmesi, Anadolu’da ve T.B.M.M’nde tepkilere yol açmıştı.
Mustafa Kemal nutuklarında bunu özetle öyle anlatır:
“Mecliste bilhassa muhalifler, nutuklarla feryada başladılar. “Ordu nereye gidiyor? Millet nereye götürülüyor? Bu hareketlerin elbette bir mesulü vardır; o nerede? Onu göremiyoruz!” “Muhalif milletvekillerinden biri, Mustafa Kemal için ordunun başına geçsin dedi. Bu teklife katılanlar çoğaldı. Aksi fikirde olanlar da vardı. Ordunun tamamen dağıldığına inananlar, Mustafa Kemal’i ordunun başına geçirmekle ona en büyük sorumluluğu yüklemiş olmak politikasını güdüyorlardı.”

4 Ağustos 1921’de yapılan gizli toplantıda Mustafa Kemal Paşa “T.B.M.M.’nin kullandığı salahiyeti fiilen kullanmak şartıyla Başkumandanlığı kabul ediyorum.” şeklinde bir önerge verdi.
Mecliste muhalifler ayaklanmıştı. “Başkomutanlık veremeyiz. Başkomutan vekili olmalıdır. Başkamutanlık meclisin manevi şahsiyetinde kalmalıdır. Meclisin sahip olduğu yetkiler kimseye verilemez!” sesleri yükseliyordu. Uzun süren tartışmalardan sonra Başkomutanlık yetkisi kanunu çıkmıştı. Bu kanunun ikinci maddesine göre kendisine verilen yetkiler şunlardı:
“Başkomutan, ordunun maddi ve manevi kuvvetlerini azami surette arttırmak, yöneltmek ve idaresini bir kat daha kuvvetleştirmek hususunda T.B.M.M.’nin buna bağlı yetkilerini meclis adına kullanmaya mezundur.” Bu maddeye göre Başkomutanın verdiği emirler, kanun niteliğinde olacaktı. Genelkurmay ve Milli Savunma ona bağlanmıştı.

Bu yetkiler üzerine Başkomutan, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde Milli Tekalif Emri adı altında on emir yayınladı. Başkumandan, bu ölüm kalım savaşına bütün milletin gücüyle katılmasını isteyerek, karşı akımı durdurmak teşebbüsüne girişmişti.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Yunanlılar, İngilizlerden aldıkları savaş malzemesiyle, üç kuvvetli kolordu halinde Anadolu’nun ortasına doğru ilerlemeye karar vermişlerdi. Yunanlılar bu savaşa 88.000 er, 300 top, 20 uçakla katılıyorlardı. Bizim kuvvetlerimiz ise 40.000 piyade, 177 top, 2 uçaktan ibaretti. Böylece düşman bir mislinden bile üstün bir durumdaydı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde, Genelkurmay Başkanı olarak Fevzi Paşa, Mili Savunma Bakanı olarak da Refet Paşa bulunuyordu. Garp Cephesi komutanlığında İsmet Paşa, kurmay başkanlığında da Asım Gündüz bulunmaktaydı.

Başkumandan, ordu ve millete şu bildiriyi yayınlamıştı:
“Büyük Savaş’tan çıktığımız en zayıf zamanımızda, tekmil memleketi çiğnemek ve bütün ahaliyi mahvetmek için üzerimize hücum eden düşmanlara karşı milletçe birleştik ve pek kıymetli ordular meydana getirdik. Muhtelif ve müteaddit cephelerde emsalsiz fedakarlıklarla milletin hukukunu müdafaa eden ve İnönü’nde Yunanlıların istila ordularını iki defa tepeleyen ordularımız, o kadar azim ve imanla savaştılar ki, düşmanlar yalnız Garp cephemizdeki ordumuza karşı kralları başlarında olduğu halde, bütün Yunan ordusunu Anadolu’ya getirmeye mecbur oldular.
Garp cephesinde meydana gelen son savaşlarda, bu düşman ordusunu çok korkunç kayıplara uğrattıktan sonra, ordumuzun büyük kudret ve gücünden hiçbir şey kaybetmeden, bugünkü duruma geldik. Bugün düşman ordusu asıl kaynaklarından ve üslerinden uzaklaşmış bir vaziyette karşımızdadır.
Bütün kahramanlık meziyetleri ve yüksek vasıflarını en çetin savaşlarda tanıdığım ordumuzun tedbirli yüksek komuta heyeti ve fedakar subaylarına ve kahraman erlerine, dedelerimizden bize kalan meziyetleriyle yücelen bütün milletime sesleniyorum!
Memleketin kaderine el koyan Büyük Millet Meclisi, bugün beni başarıya ulaşmamız için büyük bir yetkiyle Meclis Reisliğinden başka orduların Başkomutanlığında da görevlendirdi.
Sizlere bu beyannameyi yazdığım dakikadan itibaren büyük Tanrıma sığınarak güvenle büyük ve şerefli vazifeyi yapmaya başlamış bulunuyorum.
Bana bu vazifeyi vermiş bulunan Meclisin ve bu Mecliste temsil edilen milletin kesin iradesi, davranışımın esasını teşkil edecektir.
Hiçbir sebep ve suretle tadiline imkan olmayan bu kesin iradeyle behemehal düşman ordusunu imha eylemek ve bütün Yunan silahlı kuvvetlerinden kurulu olan bu orduyu ana yurdumuzun harim-i ismetinde boğarak kurtulmak ve istiklalimizi elde etmektir.
Memleket ve milletin maddi ve manevi bütün kuvvetlerinin, neticenin alınması yoluna sevk ve yönelmesi için hiçbir tedbir ve teşebbüste müsamaha edilmeyecek, ne zemin ve zaman ile ve ne de vatan mefhumu karşısında teferruattan ibaret kalan diğer düşüncelerle bağlanılmayarak düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret olan gayenin elde edilmesi için gerekli her şey yapılacaktır.
Bu beyannamenin ta erlere kadar bütün ordu mensubu ile bütün memurlara ve halka tebliğini rica ederim.”
T.B.M.M. Reisi
Başkomutan
Mustafa Kemal

Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutan olması, ordudaki bütün subay ve komutanları çok sevindirmişti.

Mustafa Kemal Paşa, Garp cephesinin karargahı olan Malıköy civarındaki Alagöz köyüne gelerek Türkoğlu Ali Ağa’nın evinde kurulmuş olan karargaha indi.

18 Ağustos’ta Türk ordusu bütün noksanlarını tamamlayarak Sakarya gerisinde Yunan saldırılarını karşılayacak duruma gelmiş bulunuyordu.

Yunanlılar, Eskişehir-Kütahya savaşında püskürttükleri Türk ordusunu takip etmemekle ne büyük hata ettiklerini çok sonra anladılar.

23 Ağustos’ta Yunanlılar sol kanadımızdaki Malgaldağı’na saldırıya geçtiler. O gece de, Beylikköprü güneyindeki geçitten Sakarya’yı aşarak 2.tümenimizin orada bulunan taburuna saldırdılar. İlk olarak 24 Ağustos sabahı Beylikköprü bölgesinde kanlı Sakarya savaşları başlamış oluyordu.

Türk ordusu düşman taarruzunu kahramanca karşılamıştı. Üstün düşman kuvvetleri karşısında çok defa cephenin sarsıldığı olmuş, Kızılırmak gerisine çekilme fikri ortaya atılmıştı. Bu düşünceler karşısında Başkumandan, kumandanlarına şu tarihi emri verdi:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olmaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”

Türk ordusu Mustafa Kemal’in bu emri altında yurdunu canla başla savunuyordu. Sakarya savaşı, bir subay savaşı olmuştu. Yetişmiş askerlerimizi, Balkan Savaşı’nda, Büyük Harbin, 9 cephesinde kaybetmiştik. Genç askerlerimizi vatan müdafaasında gayrete getirmek için subaylardan birlik yaparak en önemli yerlerde saldırıya giriştiğimiz gibi bütün birliklerde de takım, bölük, tabur, alay kumandanları, ellerinde tabancaları, birliklerinin önünde düşmana karşı saldırılar yaparak savaşıyorlardı. Bu yüzden çok subay kaybettik. Yaralılar Ankara’ya trenle getiriliyordu. Mebuslar bile istasyona yaralı taşımak için koşuyorlardı. Birçok okul, hastahane haline getirilmişti. Ankara halkı evlerinden yatak, yorgan taşıyor, sargı bezi, pamuk veriyordu. İstanbul’la irtibat yokluğu, ilaç ikmalini de imkansız kılmıştı. Ankara’dan top sesleri duyuluyor, Yunan uçakları istasyon ve Samanpazarı’na uçaksavarımız olmadığından bomba atma cesaretini gösteriyordu.

KADER SAVAŞI

Bütün dünya basınının gözü Sakarya Savaşı’na çevrilmişti. Türk ulusunun kader savaşıydı bu.

Mustafa Kemal ilk cepheye gittiği gün, yanında Genelkurmay Başkanı ve Garp Cephesi Komutanı olduğu halde savunma mevziini terk ederken, attan düşerek bir kaza geçirmişti. Düşme sırasında göğsüne gelen sivri kaya parçası bir kaburga kemiğinin kırılmasına sebep olmuştu. Fakat biraz sonra atına atlayarak Alagöz köyündeki karargahına gitmişti.

YUNANLILAR GELİYOR

24 Ağustos’ta Duatepe’ye ilerleyen Yunan birlikleri, fazla kayıp verdirilerek geri püskürtülmüşse de, başka bölgede ilerlemeyi başararak Yıldıztepe ile Ilıca’yı ellerine geçirmişlerdi.

26 Ağustos’ta Yunanlılar demiryolunu aşarak Karailyas sırtlarına kadar geldiler. Savaşlarda her iki tarafın kayıpları da ağır olmuş, 20 saat kadar süren çarpışma sırasında süvarilerimiz iki otomobil ile 200’den fazla kasaplık hayvan ele geçirerek, düşman gerilerinde endişe yaratmıştı. 26 ve 27 Ağustos’ta başlayan savaş, 28 Ağustos gecesine kadar sürdü. Gece Yunanlılar şiddetli saldırılar sonunda Beştepeler’i ele geçirdiler. Sol kanadımızı geri almak zorunda kaldık. İhtiyat kuvvetlerimizi buraya sürerek bozulmuş olan cephe düzeltildi.

KANLI SAVAŞLAR

Aynı gece Yunanlılar, albay Kazım Bey’in birlikleri üzerine de yüklendiler. Sabaha kadar ateş, bomba, süngü süngüye ve boğaz boğaza yapılan savaşlar sonu, her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Fakat Yunanlılar umduklarını bulamamışlardı.

29 Ağustos’ta Yunan saldırıları özellikle merkez cephesinde biraz başarıya ulaşabilince, buradan da çekilmek zorunda kaldık.
30 Ağustos günü ise bütün cephede karşılıklı topçu ve piyade atışı yapılırken düşman yeni kuşatmalara kalkışıyordu.

31 Ağustos’ta düşman kuvvetleri Duatepe’ye saldırarak süngü hücumu ile burasını ele geçirince, kuvvetlerimizi Basritepe’ye çektik.

ŞEHİT TEĞMEN

1 Eylül’de düşman Duatepe’den Basritepe’ye saldırarak sağ kanadımızı çökertmek istedi. Bu bölgeyi az bir kuvvetle savunuyorduk. Burayı savunan teğmen Ahmet’in şehit düşmesi karşısında bütün ordu üzülmüş, fakat Basritepe düşmanın eline geçmekten kurtarılmıştı.

Eylül ayı Yunanlılar için hiç de uğur getirmemişti. Anadolu’nun kurak havası, sıcağı, Yunan ordusunu susuzluktan kavurmuş, ikmalini güçleştirmişti. 2 ve 3 Eylül’de de sonuçsuz taarruzlarına devam ettiler. 4 Eylül’de albay Kazım’ın mürettep kolordusuna yüklendilerse de, üstün kuvvetlerle saldırmalarına rağmen, bir sonuç alamadılar. Yaptığımız karşı saldırı sonucu siperlerimizin önü Yunan cesetleriyle dolmuştu. Boğuşma gece yarısına kadar bütün şiddetiyle sürdü. 5 Eylül’de merkez kuvvetlerimize saldırdılar. Yunanlılar, 5 Eylül’de Ankara’da verdikleri randevuyu gerçekleştirmek istiyorlardı. Fakat Yunan birlikleri moralman bir çöküntü içindeydiler. Yapılan gözetlemelerden bazı ikmal kollarının geri çekildiği bile öğrenilmişti.

9 Eylül’de Başkomutan Garp cephesi komutanıyla beraber Zafertepe’ye gelerek ertesi günü için bir taarruz düzenlediler. 10 Eylül’de Yunanlıların sol kanadına bir karşı- taarruz yapılacaktı.

Albay Kazım (Özalp)’ın komutasında meydana getirilen bir kuvvete 1, 17. piyade ve 1.süvari tümenleriyle 23, 15, 47.tümenler de, gece yürüyüşleriyle bu bölgeye aktarılmıştı. 10 Eylül sabahı topçu ateşi yardımıyla başlayan taarruz Duatepe’ye doğru gelişmekteydi. Bu taarruz öğleden sonra Yunanlıların çok güvendiği ve tahkim ettikleri Duatepe’yi ellerinden alacak, taarruz güçlerini kırarak, yenilgilerini kabul ettirerek çekilmelerini sağlayacaktı.

YUNANLILAR ŞAŞKIN

Taarruz, Yunanlıları iyice şaşırtmıştı. Çekilme yollarının kapatılacağından korktukları için, bütün birlikleri bir umutsuzluk kaplamıştı.

Yunan ordusu nihayet Eskişehir-Afyon hattına çekilme kararı almış, bol cephaneli geri birliklerinin himayesinde, çekilme yollarına koyulmuşlardı. Buna meydan vermemek için de birliklerimizin saldırıya geçmesi bu ricatı adeta kaçış haline sokmuştu.

RİC’AT

13 Eylül’de Yunanlılar Sakarya nehrini aşarken bir hayli kayıp verdiler. Bu firar sırasında da, ahlaksızlıkların en büyüğüne baş vurarak köylerimizi yakmaktan, köylülerimize saldırmaktan çekinmediler.

13 Eylül’de 22 gün ve gece aralıksız süren hayasız bir saldırı son bulmuş, Türk süngüsü yenilmeyeceğini bir kere daha dünyaya ispat etmişti. Bu savaşta 8.000’den fazla şehit ve 17.000 yaralı vermiştik. Yunanlıların kaybı ise 12.000 ölü, 23.000’den fazla yaralıydı.

MAREŞALLIK

Bu zafer, bütün memlekette çoşkun bir sevinç yaratmıştı. T.B.M.M. Mustafa Kemal Paşa’ya 19 Eylül’de GAZİLİK ve MAREŞALLIK rütbesi vermişti.

Yunan orduları, Eskişehir-Kütahya savaşındaki başarılarından cesaretlenip, Ankara üzerine ileri harekata karar vermişti. Türk süngüsü buna, 22 gün ve gece süren kanlı ve kahramanca bir savaşta “hayır” dedi.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

26 Ağustos 2017, Malazgirt Meydan Muharebesi-Zaferi’nin 946. yıl dönümüdür. “Ne mutlu Türküm diyene!” kutlu olsun. Bu münasebetle “Anadolu’ya Türk’ün yerleşmesini” gerçekleştirerek “can verme sırrına eren” şehitlerimizi rahmetle anarım.

Alparslan, Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in kardeşinin oğludur. 20 Ocak 1029’da doğmuştur. Babası Davud Çağrı Bey’dir. Alparslan’ın göbek adı Mehmet, lakabı Adududdevle, künyesi Ebu Şuca’dır.

Alparslan, babasının sağlığında mertliği, cesareti ve kumandanlıktaki mahareti ile tanınmıştı. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Horasan tahtında bulunan babası Çağrı Bey’in son zamanlarında idare tamamen onun eline geçmiş bulunuyordu. Babası 1059’da vefat edince Horasan tahtına çıktı ve amcası Tuğrul Bey’in evlat bırakmadan ölmesi üzerine Büyük Selçuklu tahtına oturdu. 27 Nisan 1064’te Abbasi Halifesi Kaaim Biemrullah tarafından kendisine “Sultan” ünvanı verildi. Aynı yıl, ordusu ile Bizans sınırlarına yürüdü. Gürcistan’ı kendisine tabi kıldıktan sonra Ani ve Kars’ı aldı. Sonra Merv şehrine döndü.

Ertesi yıl beylerini Anadolu’ya akına gönderdi. Bunlar, Doğu Anadolu’da Dicle ve Fırat nehirleri arasında birçok başarılar kazandı. 1067’de Anadolu sınır kumandanı Bizans ordusunu yendiği gibi Kayseri’yi alıp akınlarını Orta Anadolu’ya kadar ilerletti.

Alparslan, 1068’de bazı şehzadelerle beyleri tekrar Anadolu’ya gönderdi. Şehzadeler arasında bulunan Eryasgun oğlu Kurdcu, Sultan’ın hem amcazadesi ve hem de eniştesi idi. Bu sırada Bizans tahtına oturmuş olan Romanos Diogenes, Türk akınlarını durdurmak için bizzat sefere çıkmış bulunuyordu. 1069’da Türk akıncılarının toplu yeri olan Ahlat’ı almaya karar vererek bir kısım kuvvetleriyle o tarafa doğru yürüdü. Palu’ya vardığı zaman güneyden saldıran Türk kuvvetlerinin Malatya’da bırakmış olduğu asıl ordusunu perişan ettiklerini ve Konya şehrine girdiklerini haber aldı. Bunun üzerine hemen geri döndü. Türkleri durdurmaya Manuel Komnen’i görevlendirmişti. Manuel, Kurdcu taratından mağlup ve esir edildi.

Kurdcu, bir müddet sonra eniştesi Sultan Alparslan’a isyan edip Manuel’i ve esir aldığı diğer Bizans generallerini serbest bırakarak kendisini şiddetle takip eden Afşin’in elinden kurtulmak için Bizans’a sığındı. Afşin, ilerlemeye devam ederek Ege kıyılarıan kadar geldi. Kurdcu’yu yakalayamadı ve geri döndü.

Alparslan, 1070’te Mısır’ı zapetmeye karar vererek aynı yıl ortalarında ordusu ile Azaerbaycan’a geldi. Van Gölü’nün kuzeyinden dolaşıp Malazgirt’e ulaştı ve bu müstahkem yeri kolaylıkla aldı. Sonra güneye dönüp Diyarbakır’a yürüdü. Buraya hakim olan Nasr ve Saad kardeşler, hemen itaatlerini arz ettiler. Sultan, güneye doğru ilerlemeye devam ederek Urfa’yı sarıp elli gün sıkıştırdı. Hükümdarı Mahmut, karşı durmadan itaatini bildirdi ve Sultan’a tabi oldu.

BİZANS OYUNU
1071 yılı başlarında Bizans İmparatoru’nun elçisi gelerek barış isteğinde bulundu ve bütün şartları kabul ederek dostluk teminatı verip geri döndü. Ancak bu sadece bir oyalama idi. İmparator, onu kandırmak ve arkadan vurmak niyetinde idi. Nitekim Sultan Alparslan, Mısır üzerine varmak için Halep’ten hareketinden bir gün sonra, Ronanos Diogenes’in ordusu ile doğuya doğru ilerlediğini haber aldı. Bunun üzerine ordusunun bir kısmını Suriye’yi almak üzere bırakıp kendisi süratle geri döndü.

Bizans İmparatoru önce Sivas’a varmış, sonra Erzurum’a doğru ilerlemeye başlamıştı. Erzurum’da sonra da Malazgirt üzerine varıp burasını geri aldı ve Ahlat üzerine yürüdü.

Alparslan 27 Nisan 1071’de Fırat’ı aştı. Musul-Urfa-Siverek-Diyarbakır yönünde ilerledi. Casusları vasıtasıyla Türk ordusunun harekatını takip eden Romanos Diogenes, Alparslan’ın bu yönü tutmasından kaçmakta olduğunu sanarak sevindi, korkusu dağıldı, gururu arttı.

Sultan Alparslan’ın planı, Silvan-Garzan-Bitlis-Ahlat yolu ile Malazgirt’e varmaktı. Sanduk Bey kumandasında 10.000 kişilik bir öncü kuvvetini Ahlat üzerine yolladı. Sanduk Bey, yolda Bizans ordusunun bazı birliklerine rastlayıp bunları dağıttı. İmparator bunu haber alaınca, kumandanlarından cesaret ve kahramanlığı, ayrıca pek sağlam zırhı ile meşhur Basilak’ı onun üzerine gönderdi. Geçen çarpışmalar sonunda Bizans kuvvetleri yenildi ve Basilak esir düşerek Alparslan’a gönderildi. Sultan, ona iyi davrandı. Ordusunu gösterdi ve İmparator ordusu hakkında bilgi aldı. Sonra süratle ilerleyip Ahlat üzerinden 23 Ağustos 1071 günü Malazgirt önlerine vardı.

Bu geliş, İmparatoru şaşkına çevirmişti. Çünkü kendisi, Sultan’ın ordusu ile karşılaşmadan İran’ı alıp Horasan’a varmayı ummaktaydı.

Alparslan’ın yanında 54.000 kişilik bir ordu vardı. Bunun 4.000’ini hassa askerleri, 40.000’ini toprak dirliğine sahip süvariler ve 10.000’ini gönüllüler teşkil ediyordu.
Bizans ordusunun asker sayısı 200.000’e ulaşıyordu. Bunun çoğunluğu, çok iyi savaşan meşhur Bizans lejyonları, yani piyade askeriydi. Ayrıca süvari, istihkam ve ulaştırma birlikleri vardı. Askerlerinin hemen hepsi zırhlı idi. Türk askerleri ise zırhlı değillerdi.

25 Ağustos günü Türk ordusu, Malazgirt Ovası’nın doğusundaki tepeleri tutmuş bulunuyordu. İki ordunun ordugahları, Rahva ovasının doğu ve batı uçlarında bulunduğu için birbirlerini gözetleyebiliyorlardı.

Alparslan, düşmanın nispetsiz sayı üstünlüğü karşısında tereddüde kapıldı. Çünkü yenilgi ona her şeyi kaybettirebilir, hatta genç ve kudretli Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırabilirdi. Bu yüzden harpsiz bir anlaşma zemini aramak için Halifenin arabulucusu Elganaim ile kendi kumandanlarından Savtekin’i elçi olarak İmparatora gönderdi.

Elçiler, Romanos Diogenes’e şu haberleri getirmişlerdi:
-Sultan Alparslan, harbe hazırdır. Ancak bu topraklar iki tarafı da besleyecek kudrette olduğundan ara yerde boş yere insan kanını dökülmemesini arzu etmektedir. Aynı isteği gösterdiği takdirde İmparatorla yeni bir barış andlaşması yapmaya hazırdır.

DİOGENES’İN GURURU
Elçilik heyetini debdebeli bir törenle kabul eden Romanos Diogenes, büyük bir gurur içinde şu cevabı verdi:
-Ben buraya muazzam ve yenilmez bir ordu ile gelmiş bulunuyorum. Bir savaş olursa, Sultanınızın mağlup olacağı muhakkaktır. Onu; süratle, kolaylıkla ve kesinlikle yeneceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın ve olamaz. Amma, kendisi eğer mutlaka barış istiyorsa şartlarımı münakaşasız kabul etmelidir. Buna, ancak böylelikle nail olabilir. Barış görüşmelerine, ancak Rey şehrinde başlayabilirim. Kendisi buradan çekilmeli ve bu şehri bana teslim etmelidir. Bundan başka, garantiler de isterim. Bunun için oğullarını ve seçeceğim kumandanlarını rehin olarak verecektir. Barışın ilk ve değişmez şartı ise Türklerin Anadolu’dan tamamen çekilmeleri ve giderken de silahlarını bana vermeleridir.

Bunlar, kabulü imkansız şartlardı. Elçiler, bunu bildikleri için şu karşılığı verdiler:
-Sultan Alparslan’ın bu söylediklerinizi duymak bile istemeyeceğini bildiğimiz için bize verdiği yetkiye dayanarak bu şartları red ediyoruz. Eğer hakikaten barışı arzu ediyorsanız daha makul isteklerde bulununuz.

Bizans İmparatoru:
-Bu şartlar, ilk ve son tekliflerimizdir. Bunlardan fedakarlıkta bulunacağımızı ummayın. Ya bunları yahut savaşı kabul etmek zorundasınız! diye haykırdı.
Elçiler kibarca ve soğukkanlılıkla cevap verdiler:
-Bu şartları kabul etmiyoruz.
-Öyle ise silahlar konuşacaktır.
Elçiler, geri dönerek durumu Sultan Alparslan’a anlattılar.

ALPARSLAN ALLAH’A SIĞINIYOR
İşte o zaman Türk ordusunda bulunan Hanefi imamlardan Abdulmelik oğlu Mehmet Buhari ayağa kalkıp Sultan’a hitaben şu sözleri söyledi:

-Sen Cenab-ı Hakk’ın öbür dinlere üstün ve muzaffer kılacağını vaadettiği bir din uğruna savaşıyorsun. Bunun için onun bu zaferi sana vereceğini umarım. Şu halde Cuma günü bütün İislam ülkelerinde hatipler minberde iken düşmana saldır. Çünkü onlar o sırada İslam askerinin zaferi için Ulu Tanrı’ya yakarmakta bulunacaklardır.

Alparslan, bunun üzerine Allah’a sığınarak ve Türk askerinin mertlik ve cesaretine güvenerek harp kararını verdi. Esasen ordugahını kurar kurmaz araziyi incelemiş, harp planını hazırlamıştı.

1071 yılının Ağustos ayının 26’ncı Cuma günü idi. Sultan Alparslan gazi yiğitler ile Cuma namazını kıldı. Dua etti ve ağladı. Gazi yiğitler de “Amin” deyip ağlaştılar ve birbirleriyle helalleşip ölüm eri oldular.

O zaman Alparslan’ın süslü elbiselerini çıkarıp beyaz bir örtüye bürünmüş ve serdengeçtilik alameti olarak atının kuyruğunu bağlamış olduğunu gördüler.

Askerilerine kısaca hitap etti:
-İşte Rum hükümdarı yer götürmez ordusu ile gelmiş, bizimle savaşmak istemektedir. Onlarla daha önce de savaştık. Ama nasıl savaştığımızı bilirsiniz. Biz; töremize, yasamıza ve dinimize uyduk. Kadınlara, yaşlılara ve bütün silahsız halka el kaldırmadık. Asla haddi aşmadık. Mertçe ve yiğitçe döğüştük. Savaşta bile hile yoluna tenezzül etmedik. Onlar ise daima ele geçirdikleri Türk ve İslam halkını kadın, çocuk, ihtiyar demeden öldürdüler.
Ben, bu savaşa taraftar değildim. Çünkü düşman bize sayı olarak dört misli üstündür. Gazileri boş yere kızdırmak istemedim. Ancak Rum hükümdarı kabul edilmeyecek kadar ağır şartlar ileri sürdü. Allah’ın ulu adını yüceltmek, onun imdadının her şeyden üstün olduğunu, zaferi ancak onun verebileceğini ispat etmek ve milletimizin Rum milletinden üstün olduğunu ve her zaman da üstün olacağını aleme duyurmak için döğüşeceğiz. Bu yolda ölenler şehittir, ne mutlu onlara. Kalanlar gazidir, ne mutlu onlara. İşte ben de Ulu Tanrı’dan şehitlik dileyerek kefenimi elimle giydim. Benim gibi ölmeye hazır olanlar peşimden gelsin. İstemeyenler dönüp gitsin. Ölümün kalımdan fazla olacağı bu savaşa kimseyi zorlamıyorum. Bugün Sultan ve kumandan yoktur. Ben de sizler gibi sadece bir erim. İşte yayımı kırıyorum ve oklarımı atıyorum. Düşmanla göğüs göğüse döğüşmek için yalnız kılıç, kalkan ve topuzumu alıyorum. Şehit olursam, beni düştüğüm yere gömünüz. Benden sonra oğlum Melikşah’a tabi olunuz.

Alparslan sustu. Orduda hiçbir hareket yoktu. Hiç kimse ayrılıp gitmeyi aklına getirmiyordu. Alparslan son derece memnun kaldı. Aynı zamanda askerlerinin de kendisi gibi beyazlara büründüğünü gördü. Hatipler minbere çıktığı anda Türk ordusu tekbir sesleriyle hücuma geçti.

MALAZGİRT MARŞI
Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu
Ardında Oğuz’un ellibin tuğu
Andırır Altay’dan kopan bir çığı

Budur, Peygamberin övdüğü Türkler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..

Türk, Ulu Tanrı’nın soylu gözdesi
Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi
Bu ses insanlığa Hakk’ın müjdesi

Bu seste birleşir bütün yürekler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..

Nağramızdır bu gün gök gürültüsü,
Kanımızdır bugün yerin örtüsü
Gazi atlarımın nal parıltısı

Kılıçlarımızdır çakan şimşekler…
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber!..

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,
Anadolu başlar, vatan olmaya…
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

En güzel marşını vurmadan mehter
Ya Allah… Bismillah… Allahuekber

Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU

Meşhur meydan savaşı başladı. Sultan Alparslan ordusunu merkez, sağ kanat ve sol kanat olmak üzere üçe ayırmıştı. Merkeze kendisi kumanda edecekti. İhtiyat kuvveti ayırmamıştı. Bunun yerine her bölümün sonunda savaşa en son girecek bir kısım vardı. Merkez kuvvetleri üç bölümün en zayıfı idi. Görevi, düşmanı üzerine çekmekti. Asıl yoğun kuvvetler sağ ve sol kanatlarda toplanmış ve bunların büyük kısmı tepelerin arkasında gizlenip pusuya yatmıştı.

Plan, merkezden vurmak ve kanatlardan kuşatmaktı.
Bizans ordusu da merkez, sağ ve sol kanatlar düzenindeydi. Ayrıca önemli bir ihtiyat kuvveti ayrılmıştı. Merkez, Romanos Diogenes emrinde bulunuyordu ve Türk ordusunun tersine, asıl yoğun kuvvetler burada toplanmıştı. Sol kanatta Rumeli yaya askeri ve bu kanat ucunda Bizanslıların Uz dediği Hristiyan Oğuz Türkleri, sağ kanatta ise Anadolu askeriyle yine bu kanat ucunda Oğuzlarla akraba bulunan ve Gök Tanrı inancını muhafaza eden Peçenek Türkleri yer almış bulunuyorlardı. Tamamen süvarı olan Uzlar ve Peçenekler, Bizans ordusunda ücretli asker olarak vazife görmekteydiler.

SAVAŞ BAŞLIYOR
Türk hücumu, çok süratli olarak gelişti. Alparslan, süvarileriyle düşman merkez kuvvetlerine saldırmış, onların ok ateşiyle karşılanmıştı. Düşen düştü, kalan düşmana yetişip kılıç ve topuzla girişti.

Türk bahadırları arslanlar gibi döğüşüyor, önlerine çıkan düşman askerlerini tepeleyerek Bizans ordusunun saflarını parçalıyor, birliklerini birbirine katıyordu. Aynı anda Türk ordusunun sağ ve sol kanatları, pusu yerinden iki tarafa açılarak hücuma geçtiler.

Bizans ordusunda ücretli asker olarak hizmet eden Uzlar, düşman diye kendi dillerini konuşan Türklerle karşılaşınca şaşırıp kalmışlardı. Halbuki İmparator onları, “Araplarla döğüşeceksiniz.” diye yola çıkarmıştı. Yaralı bir Türk erinin başına toplanıp durumu ondan anlayınca başbuğları 15.000 süvari ile Türklere katılmaya karar verdi.

Türk ordusunun her bölümü muntazam birliklere ayrılmış ve düşman ordusuna her noktadan saldırmıştı. Her birlik, tanınmış bir kumandanın emrinde idi. Sultanın kardeşi Yakuti Bey ve Süleyman Şah kendi yanında bulunuyorlardı. Kutalmış oğulları başta olmak üzere, Savtekin, Sanduk, Afşin, Ahmet Şah, Altuntaş, Emir Atsız, Aksungur, Emir Danişment, Emir Mengücek, Aytekin, Emir Porsuk, Gevherayin birliklerin kumandasını üzerlerine almışlardı.

Bizans ordusunun sağ kanadına Kapadıkyalı Alyates, sol kanadına Nikefor Briyennos kumanda etmekte idiler. Geride bekleyen ihtiyat kuvvetlerinin kumandanı da Andronik Dukas’tı.

Merkez kuvveti, ilk başarılı çarpışmadan sonra Alparslan’ın planına göre yavaş yavaş çekilmeye ve Bizans ordusunu da birlikte çekmeye başladı. Romanos Diogenes, bunu bir yenilgi başlangıcı sanarak merkez kuvvetlerini ihtiyatlarla da takviye edip olduğu gibi ileri sürdü. Ancak Bizans ordusu, bütün çabasına rağmen pek ağır ilerleyebiliyordu. Asıl inisiyatifi elinde tutan Sultan Alparslan, çekilmeyi istediği hızda devam ettirmekteydi.

Türk ordusunun çekiliş akşama kadar sürdü. Bu sırada Bizans ordusunun sağ ve sol kanat uçlarında bulunan Uzlarla Peçenekler, kitle halinde Türk ordusuna geçtiler. Bu durum, düşman ordusunda büyük bir karışıklık yarattı. Aynı zamanda müthiş bir hücuma geçen Türk sol kanat kuvvetleri, Bizans sağ kanadını param parça edip dağıttı. Böylece düşman ordusunun sağ kanadı açık ve savunmasız kalmıştı. Türk sağ ve sol kanatları da bu arada bütün kuvvetleriyle yüklenmişler ve önlerine çıkan birlikleri silip süpürerek geniş çapta bir kuşatma hareketine girişmişlerdi.

Romanos Diogenes ne de olsa tecrübeli bir askerdi. Bu yüzden ordusunun düşmüş olduğu tehlikeli durumu hemen sezdi. İlk iş olarak açıkta kalan sağ tarafını korumak için o tarafa kuvvet kaydırmak istediyse de Türk birliklerinin müdahalesi bunu önledi. Düşman ordusunda büyük bir kargaşalık başlamış, kumanda zinciri yer yer kopmuş ve irtibat bozulmuştu. Türk kanat kuvvetleri ise kuşatmayı büyük bir başarı ile devam ettiriyorlardı. Bizans İmparatoru, çıkan kargaşalığı gidermek için üst üste emirler veriyor, haberler gönderiyordu. Ancak artık bu emirlerin yerine getirilmediğini de fark etmekteydi. Bizans askerlerinin şimdi gönülden itaat edecekleri bir emir kalmış bulunuyordu: Ric’at!.. Yani geri çekiliş!.. İmparator, bir taraftan dapek fazla uzaklaşmış olduğu ordugahının her an Türk akıncılarının baskınına uğrayacağını düşünerek ürpermekteydi. İhtiyatların çoğunu ileri sürdüğü için Bizans ordugahı Türklerin eline geçebilir ve böylece yanlarından sonra arkası da sarılmış olurdu.
Bunun üzerine askerlerinin dört gözle beklediği emri verdi: Ric’at!.. Böylece kalan ihtiyatlarla daha geride kuvvetli bir savunma hattı kurmayı ve Türkleri püskürtüp tekrar hücuma geçmeyi tasarlıyordu.

GENEL HÜCUM EMRİ
Bu aslında iyi bir plandı, daha doğrusu duruma göre yapılabilecek tek hareketti. Ancak Alparslan’ın beklediği bu idi. Hemen genel hücum emri verdi.

Böylece tepelerin ardında gizlenerek henüz savaşa girmemiş bütün kuvvetlerle beraber, kendi kumandasında bulunan merkez kuvvetleri de yakın mesafeden düşmana saldırdılar. Bizans ordusu, bu sert hücum karşısında kısa zamanda savaş düzenini tamamen kaybetti. Biraz sonra genel bozgun başladı. Ancak kaçanlar da, henüz karşı koyanlar da yıldırım gibi yetişen Türk süvarilerinin kılıçlarına hedef oluyorlardı. Bir kısmı ise kitle halinde teslim olmaya başlamıştı. Bu sırada kuşatma da tamamlanmış, sağ ve sol Türk kanatları Bizans ordugahında buluşarak burasını zapt ve yağma etmişlerdi.

Düşman ordusu tam bir kıskaç içine alınmış bulunuyordu. Türk yiğitleri zafer neşesiyle büsbütün çoşarak her taraftan hücum ediyor, imha meydan savaşı, artık son safhasına yaklaşıyordu.

Romanos Diogenes, durumu gördüğü ve hiçbir ümit kalmadığını anladığı halde yanındaki hassa askeriyle ve şiddetli direnmekte devam ediyordu. Bu durumu, her ne olursa olsun, sonuna kadar sürdürmeye karar vermişti. Ortalık karardığı zaman her tarafı sarılmış ve bir çember içine alınmış bulunmaktaydı. Nihayet Emir Gevherayin emrindeki birliklerle ona karşı son hücuma geçerek kuvvetlerini dağıttı. Kölelerinden birisi yaralı İmparatoru yakalayarak çadırına götürdü ve zincire vurdu. Bizanslı esirlerden onun İmparator olduğunu öğrenmiş bulunuyordu.

Böylece Malazgirt Meydan Muharebesi sona ermiş, 54.000 Türk yiğidi, 200.000 kişilik düşman ordusunu mağlup ve imha etmişti. Güneş batarken harp meydanında yalnız ölüler ve yaralılar kalmıştı. Kalan düşman kuvvetleri esir alınmış, bütün silahlar, her türlü harp araçları, ordu ağırlıkları ve hazine Türklerin eline geçmişti.

Zafer, muhteşem ve noksansızdı.
Bizans İmparatorunu esir eden köle, durumu efendisi Emir Gevherayin’e haber vermişti. Romanos Diogenes, o geceyi kapatıldığı çadırda zincire vurulmuş olarak geçirdi. Artık o meşhur gururundan eser kalmamış, tamamen çöküp yıkılmıştı. Üstelik, uğrayacağı akibeti ve kendisini bekleyen yeni felaketleri düşünüyordu. Türklerle savaşmaya kalkışmakla ne büyük bir hataya düştüğünü şimdi anlamaktaydı. Sultan Alparslan’ın sunduğu barışı reddetmiş, savaşla daha fazlasını elde edebileceğini sanmıştı. O muhteşem ordusuna güvenmişti. O muhteşem ordu, Türk gücü karşısında gözünün önünde eriyip yok olmuş, kendisi ise daha o sabah Bizans, yani Doğu Roma İmparatoru iken şimdi boynu, elleri ve ayakları zincirler içinde sefil bir savaş esiri haline gelmişti. Kendisini bekleyen en tabi sonucun ağır işkencelerle öldürülmek olduğunu tahmin ediyordu. Eğer böyle bir vartaya uğramazsa kendisi için zincire vurulmuş olarak memleket memleket gezdirilip vahşi bir hayvan gibi demir kafeslerle teşhir edilmekten daha hafif bir akibet düşünemiyordu. Böylece kabuslar içinde sabahı etti. Sabahleyin köle onu Emir Gevherayin’e götürdü. O da yaralı ve zincirli İmparatoru, zafer tebriklerini kabul etmekte olan Sultan Alparslan’ın huzuruna iletti.

ESİR DEĞİL, MİSAFİR
Alparslan, yanına getirilen bu perişan yaratığın muhteşem Doğu Roma İmparatoru olduğuna önce inanmak istemedi ancak daha önce yanına elçilikle gidenler, kendisini tanıdılar. Ayrıca esir Bizanslı kumandan Basilak onu görünce hemen ayaklarına kapanıp “Ey benim muhteşem efendim. Sizi bu halde gördüğüm için Allah’ın en bahtsız kulu şüphesiz ki benim!” diye ağlamaya başlayınca hiç şüphesi kalmadı.
Alparslan, bunun üzerine hemen İmparatorun zincirlerini çözdürdü. Sonra hafif olan yarasını sardırdı. Kendisine karşı saygılı davrandı. Bir esir değil, misafir bir hükümdar muamelesinde bulundu. Uğradığı felaketten dolayı teselli etti.

Bu konuda yalnız İslam kaynakları değil, Bizans, Ermeni ve Süryani kaynakları da aynı durumu naklederler. Alparslan, onun ordusu bozulduğu halde sonuna kadar mertçe savaşmasını takdir etmiş ve hakkında bir kahramana layık muamelede bulunulmasını istemişti.
Sonra konuştular. Türk ordusunda esir olarak bulunan Fransız papazı Piyer Bilin, memleketine dönüşünde anlattığına göre, bu konuşma şöyle geçmiştir:

Sultan Alparslan sordu:
-Sen beni yenmeye, Türkleri Anadolu’dan sürmeye, sonra yurdumu istilaya geldin. Savaştan önce sana sunduğum barışı kabule yanaşmadın. Çok mağrurdun ve orduna çok güveniyordun. Lakin bahtın yar olmadı. Allah’ın inayeti ve gazi yiğitlerin gayreti ile zafer bize yüz gösterdi. O muhteşem ordun bir hiç oldu ve sen elime düştün. Lakin bunun aksi olsaydı, yani ben yenilip senin eline esir düşseydim bana ne yapardın?
Romanos Diogenes tereddütsüz cevap verdi:
-Seni her sabah törenle kırbaçlatırdım.
-Bu cevaptan mert bir kimse olduğunu anladım. Peki, ya şimdi benim sana ne yapacağımı sanıyorsun?
İmparator biraz düşündü ve bu soruyu şöyle cevaplandırdı:
-İlk akla gelen beni işkencelerle öldürtmendir. Böyle yapmadığın takdirde her halde bir demir kafes içinde memleket memleket, şehir şehir dolaştırır, teşhir edersin.
Alparslan güldü:
-Hayır, bilemedin. Sana bunların hiçbirini yapmayacağım ve hiçbir kötülükte de bulunmayacağım.
Romanos Diogenes, duyduklarına inanamıyordu. Bunun için saklayamadığı bir hayretle sordu:
-Peki ama neden?
-Çünkü ben Türküm ve bütün Türkler gibi benim de kendisini savunma yeteneği olmayana ve esirlere elim kalkmaz. Üstelik savaş meydanında sen bana layık bir rakiptin. Gerçi yenildin, lakin şerefinle yenildin. Esirim değil, misafirimsin. Bunun için de istediğin zaman kalkıp gitmekte serbestsin. Buna karşı senden istediğim, savaştan önce teklif ettiğim barıştır.

Bizans İmparatoru, bu görülmemiş ve duyulmamış büyüklük karşısında derin bir heyecana kapıldı. Ne yapacağını bilemedi. Elinde olmayarak onun ayaklarına kapanmak ve minnet duygularını bu suretle ifade etmek istediyse de, Alparslan buna engel oldu. Sonra barış görüşmeleri başladı ve kısa zamanda sonuçlandı.

Bu barışın esasları şunlardı:
1. İmparator, Sultana savaş tazminatı ve fidye olarak bir buçuk milyon altın ödeyecektir.
2. Bizans İmparatorları, İslam Halifelerine yılda üç yüz altmış bin altın vergi verecektir.
3. Anadolu’da Türklerin elinde bulunan yerler onlarda kalacağı gibi evvelce Türklerin elinde bulunmuş iken Bizans tarafından zaptedilmiş olan yerler de geri verilecektir. Böylece iki devlet arasındaki sınır, aşağı yukarı belli oluyor ve bunu Kızılırmak teşkil ediyordu.
4. Bütün Türk ve İslam esirleri serbest bırakılacaktır.
5. İmparator, kızlarından birisini Sultanın oğullarından birisine nikahla verecektir.
6. Arada 50 yıl süreli bir barış bulunacaktır.

Barıştan sonra İmparator, esir kumandanlarıyla birlikte serbest bırakıldı. Ancak Bizans’a dönmeden önce hal edildiğini, yerine oğlu Mihael Parapinakis’in geçirildiğini ve Bizans’ın onun yaptığı andlaşmayı reddettiğini haber aldı. İmparatorluğu tekrar ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de bunu kaybetti.

Vaktiyle çok iyilik etmiş olduğu Andronik Dukas, onu yakalayıp oğlunun adamlarına teslim etti. Talihsiz İmparator Kotiyeon’a (Kütahya) götürüldü. Gözleri oyularak bir manastıra kapatıldı ve orada öldü.

Malazgirt Meydan Muharebesi ile Bizans’ın mukavemeti kırıldı. Türklerin Anadolu’da yerleşmesi ve genişlemesi gerçekleşti. Sultan Alparslan, beylerine Anadolu’nun fethini emretti. Fetihler sonucunda, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da ilk Türk beylikleri kuruldu. Bu beylikler şunlardır:

Saltukoğulları Beyliği (1072-1202)
Ebul Kasım Saltuk tarafından Erzurum merkez olmak üzere Kars ve Bayburt bölgesinde kuruldu. Süleyman Şah tarafından varlıklarına son verildi.

Mengücekoğulları Beyliği (1080-1228)
Mengücek Gazi tarafından merkez Erzincan olmak üzere Kemah ve Divriği bölgesinde kuruldu. I. Alaeddin Keykubat’ın Erzincan’ı almasıyla ortadan kalktı.

Danişmentoğulları Beyliği (1080-1178)
Ahmet Gazi tarafından Sivas merkez olmak üzere Çorum, Tokat, Amasya ve Malatya’yı içine alan bölgede kuruldu. Haçlılar ile başarıyla mücadele ettiler. II. Kılıçarslan Malatya’ya girerek varlıklarına son verdi.

Çubukoğulları Beyliği (1085-1112)
Çubuk Bey ve oğlu Mehmet Bey tarafından Fırat Nehri batısında Çemişgezek merkez olmak üzere Palu, Genç, Eğin ve Arapgir civarında kuruldu. 1112’de Artuklu hakimiyetine girdi.

Artukoğulları Beyliği (1080-1178)
Artuk Bey ve oğulları tarafından Güneydoğu Anadolu’da kuruldu. Artuk Bey’in ölümüyle Diyarbakır (Hasankeyf), Mardin ve Harput olmak üzere üç koldan yönetildiler. Haçlılara karşı başarıyla mücadele ettiler.
Diyarbakır kolunun kurucusu Sökmen Bey’dir. Eyyubiler tarafından yıkıldı.
Mardin kolunun kurucusu İlgazi Bey’dir. Karakoyunlular tarafından yıkıldı.
Harput kolunun kurucusu Melik Ebubekir’dir. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat tarafından yıkıldı.

KAYNAKLAR:
Mithat SERTOĞLU, Alparslan’dan Atatürk’e Kadar Türk Zaferleri Ansiklopedisi, Yeni İstanbul Gazetesi Yayınları, Tarihsiz, İstanbul, s. 3-10
Erol KÜKÇÜOĞLU, “Başlangıcından Malazgirt Savaşına Kadar Selçuklu-Bizans Münasebetleri”, Türkler, Cilt: 4, s. 694-704
http://www.altayli.net/baslangicindan-malazgirt-savasina-kadar-selcuklu-bizans-munasebetleri.html/1-6
Claude CAHEN, “İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı”, Türkler, Cilt: 6, s. 203-213
http://www.altayli.net/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi.html/1-4

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BUGÜN AÇILIYOR [ * ] Heyet-i Temsiliyenin Tamimi

1-Bi min-el-Kerim Nisan’ın yirmi üçüncü Cuma günü Cuma namazını müteakıb Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi küşad edilecektir.

2-Vatanın istiklali,  makam-ı refî’ hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin yevm-i küşadını Cumaya tesadüf ettirmekle yevm-i mezkûrun mübareketinden istifade ve kabl-el-küşad bil-umum mebusin-i kiram hazaratiyle Hacı Bayram Veli Camii-i şerifinde Cuma namazı eda olunarak envar-ı Kur’an ve salatdan istifade olunacaktır. Bade-l-salat Hilye-i Saadet ve Sancak-ı Şerifi hamilen daire-i mahsusaya gidilecektir. Daire-i mahsusaya dâhil olmadan evvel bir dua kıraatiyle kurbanlar zebh olunacaktır. İşbu merasimde camii-i şerifden bed ile daire-i mahsusaya kadar Kolordu Kumandanlığınce kıtaat-ı askeriye ile tertibat-ı mahsusa alınacaktır.

3-Yevm-i mezkûrun te’yid-i kudsiyeti için bugünden itibaren merkez-i vilayette vali beyefendi hazretlerinin tertibiyle hatim ve buhar-i şerif tilavetine bed olunacak ve hatm-i şerifin son aksamı teberrüken Cuma namazından sonra daire-i mahsusa önünde ikmal edilecektir.

4-Mukaddes ve mecruh vatanımızın her köşesinde aynı suretle bugünden itibaren buhari ve hitamat-ı şerife kıraat edilerek Cum’a günü ezandan evvel minarelerde salat-ı şerife okunacak ve esnay-ı hitabede hilafetmeabımız padişahımız efendimiz hazretlerinin nam-ı nam-i hümayunu zikr edilirken zat-ı şevket-simat padişahilerinin ve memalik-i şahaneleriyle bil-umum tebaa-i mülukanelerinin bir an evvel nail-i felah ve saadet olmaları duası ilaveten tezkar olunacak ve Cum’a namazının edasından sonra da ikmal-i hatim edilerek makam-ı muallay-ı hilafet ve saltanatın ve bilcümle aksam-ı vatanın halası maksadiyle vuk’u bulan mesai-i milliyenin ehemmiyet ve kudsiyeti ve her ferd-i milletin kendi vekillerinden mürekkeb olan Büyük Millet Meclisinin tevdi eyleyeceği vezaif-i vataniyeyi ifaya mecburiyeti hakkında mev’izeler irad olunacaktır. Badehu halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin halası, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu merasim-i diniyye ve vataniyyenin ifasından ve camilerden çıkıldıktan sonra bilad-ı Osmaniyenin her tarafında makam-ı hükumete gelinerek meclisin küşadından dolayı resmen tebrikat icra edilecektir. Her tarafta Cum’a namazından evvel münasib suretde mevlid-i şerif okunacaktır.

5-İşbu tebliğin hemen neşr ve tamimi için her vasıtaya müracaat olunacak ve serîan en ücra köylere, en küçük kıtaat-ı askeriyeye, memleketin bil-umum teşkilat ve müessesatına iblağı temin edilecektir. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafta ta’lik ve mümkün olan mahallerde tab’ ve teksir ve meccanen tevzi’ edilecektir.

6-Cenab-ı Hak’dan muvaffakiyet-i kâmile tazarru’ olunur.

Heyet-i Temsiliye namına:

Mustafa Kemal

KAYNAK:

[*] Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1336/1920, No:24, S.3, Sütun:1-2

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_2/0094.pdf

 

METİNDE GEÇEN BAZI KELİMELERİN ANLAMLARI (Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi, Yenişehir-Ankara, 1990)

aksâm: parçalar, bölümler.

ba’de: sonra.

ba’dehû: ondan sonra.

bed: başlama, başlayış.

bilâd: memleketler, şehirler, kasabalar.

bil-umûm: bütün, hep.

envâr: ziyâlar, aydınlıklar, ışıklar, parlaklıklar.

güşâd: açma, açılma, açılış.

hâmilen: hamil olarak, hamil olduğu halde, taşıyarak.

hazâret: hazır olma, yakınında bulunma.

hilye: 1.süs, zinet, cevher. 2.güzel sıfatlar. 3.güzel yüz. 4.hz. muhammed’in mübarek vasıflarını ve güzelliklerini anlatan manzum veya mensur eser. 5.bir yazı stili.

iblâğ: 1.vardırma, vardırılma. eriştirme, eriştirilme. 3.ulaştırma. 4.gönderme

ikmâl: 1.kemâle erdirme, tamamlama, bitirme. 2.eksiğini doldurma.

istihlâs:1.bir şeyi kendine mahsus kılmaya çalışma. 2.kurtarma, kurtarılma.

istihlâs:1.bir şeyi kendine mahsus kılmaya çalışma. 2.kurtarma, kurtarılma.

istiklâl: kendi başına olma, kimseye bağlı bulunmama.

kirâm:1.soydan gelenler, soyu temizler; ulular, şerefliler. 2.cömertler, eliaçıklar.

mev’ize: öğüt.

mezkûr: zikrolunmuş, adı geçmiş, anılmış.

muallâ: 1.yüce, yüksek. 2.makamı, rütbesi yüksek. Dergâh-ı muallâ: padişah sarayı. Makam-ı muallâ: yüce kat.

mübârek: 1.bereketli, feyizli. 2.uğurlu, hayırlı, mutlu, kutlu.

müteâkıb: 1.birbiri ardından gelen. 2.ardından gelen, arkası sırası beliren.

sancâk: ask. alay bayrağı. [kelime Türkçe olmakla beraber sancâk-ı şerif gibi terkip halinde kullanılmıştır.]

serîan: sür’atle, çabuk, hemen, çarçabuk.

tazarru’: kendini alçaltarak yalvarma.

tilâvet: Kur’ân-ı, güzel sesle ve usulüne göre, okuma.

yevm: gün.

zebh: boğazlama.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ANKARA ŞEN VE ANKARALILAR MESUT… [*]

-Ankara’nın başkent oluşunun 93.yıldönümü münasebetiyle-

Ankaralılar Ankara’nın merkez olması kararı üzerine dün yer yer tezâhüratta bulunmuş ve yeni merkezi bayraklarla donatmıştır.

Ankara’nın Türkiye Devleti’nin merkezi olduğu hakkında, Büyük Millet Meclisi’nin evvelki günkü içtimâ’ında verilen karar, Ankara’da bilâ-istisnâ bütün halk arasında tasvir edilmez bir meserretle karşılanmıştır. Bu meserretin tezâhüratı neticesi olarak dün bütün gün Ankara baştanbaşa bayraklarla donanmıştır. Halk arasında, kahvelerde, sokaklarda, pazarlarda ve evlerde memnuniyet ve şâd-mân ediyordu. Dün Ankara’nın muhtelif mehafil ve müesseselerinde kararın verdiği tesiri tedkik için dolaşan bir muhabirimiz, hülâseten şu intibâ’ı kaydetmiştir.

“Ankara şen. Ankaralılar senelerden beri beklenen bir hasrete kavuşmuş kadar mesut… Herkes, Ankara’nın bunu hak ettiğini ve yakın zamanda geniş ve kuvvetli bir azimle Ankara’nın en mükemmel ve asri bir şehir olacağını, derin bir kanaat hâlinde iddia ediyordu. Hükûmet merkezinin ta içlerinde bir bakıma, sevgiye muhtaç gönüllerinin surları arasında yerleşmesi Anadolu köylüsünü bilhassa mütehassıs etmiştir. Bunu gören ve sezen, dün merkezin Anadolu’nun göbeğinde yerleşmesi kararındaki hükûmeti de görmüş ve sezmiş oluyordu.”

Gece, belediye önünde büyük bir meşale yakılmış ve bir mızıka getirilerek kesif bir kalabalıkla eğlenilmiştir. Her tarafta fişenkler atılıyor ve maytaplar yakılıyordu. Gençlik Yurdu’ndan bazı gençler de nutuklar irad eylemişlerdir. Kalabalık halk kitlesi önlerinde mızıka ve ellerinde farlar olduğu hâlde sokakları dolaşmış ve Meclis-i Millî önünde “Yaşasın” sadalarıyla tezâhürü şâd-mân eylemiştir.
[*] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 4 Rebiyülevvel 1342/15 Teşrinievvel (Ekim) 1923, No:941, s.1, sütun:5-6
http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0312.pdf

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ANKARA TÜRKİYE DEVLETİ’NİN İDARE MERKEZİDİR

-Ankara’nın başkent oluşunun 93.yıldönümü münasebetiyle-

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 10 Teşrinievvel (Ekim) 1923 tarih ve 938 nolu nüshasının 1.sayfa, 1-2.sütunlarında “Ankara Türkiye Devleti’nin Makarr-ı İdaresidir” [1] başlıklı bir habere yer verilmiştir.

Başlığın altında alt başlık olarak “Halk Fırkası İctimâ’ında Tarihi Beldemizin Bir Madde Hâlinde Teşkilât-ı Esasiye’ye İlâvesi Takarrür Etti” ifadesinin altında, “Türkiye’nin makarr-ı idaresinin Ankara olacağına dair mühim bir karar verilmiş olan Ankara’nın tarihî binası: Büyük Millet Meclisi…” tanımıyla fotoğraf yer almaktadır.

Haberin metni şöyledir:
Son zamanlarda hükumet merkezi üzerinde en nihayet Büyük Millet Meclisi’nde de kısa bir müzakere geçti [2, 3], bu suretle bu mesele üzerindeki merak daha ziyade uyanmış bulunuyordu. Haber aldığımıza göre, Halk Fırkası’nın dünkü içtimâ’ında hükûmet merkezi meselesi mevzû’ bahs olmuş ve uzun bir müzakereden sonra merkezin evvelâ Anadolu’da bulunması esası kabul olmuştur. Bundan sonra İsmet Paşa Hazretleri tarafından verilen mühim izahat üzerine Ankara’nın hükûmet merkezi olmasına müttefiken karar verilmiştir. Mütemmim malûmatımıza göre “Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi Ankara’dır.” cümlesi Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na ilâve olunacaktır. [4]

[1] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0296.pdf
[2] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0308.pdf
[3] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0309.pdf
[4] https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c002/tbmm02002035.pdf s.665-670

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“ESER-İ MUAZZAM” [*]

-“Büyük Zafer”in 94.yıldönümü münasebetiyle.-

Bugünkü zafer, yalnız bir “İzmir” zaferi değil, milletimizin üç asırdan beri muhtaç bulunduğu bir “eser-i muazzam”dır.

İzmir artık sahib-i meşrû’unun elinde bahtiyâr ve mes’uttur.

335 (1919) senesi Mayıs’ının 15’inci Perşembe günü İzmir’e Yunanlılar hıyanet ve melanetin bayraktarı olarak çıkmışlardı. Üç seneden beri bu ahd için didişen şanlı Türk ordusu, 338 (1922) senesi Eylül’ünün 9’uncu Cumartesi günü bu hıyanet ve melanetin çirkin ve kanlı enkazı Anadolu’nun garp kapısından dışarı attı.

335 (1919) senesi Mayıs’ının 15’inci Perşembe günü İzmir, Anadolu’nun can damarlarının birleştiği sevgili yurda Yunanlılar hıyanet ve melanetin bayraktarı olarak bir belâ gibi çıktılar. Bu belâ hariçte, irili ufaklı arka arkaya dizilmiş bir sürü düşmanın, içeride evâile kadar başımızın üstünde taşıdığımız bir sürü hainin pîş-dârı, vasıta-i mel’aneti, celladı ve kara belâsı idi. Arkadakiler Türk yurdunu tutuşturmak, harap etmek, Türk kütlesini ezmek, imha eylemek için her türlü vesaiti veriyorlardı, ötekiler, tutuşacak, harap olacak, ezilecek, imha edilecek yerleri, vücutları gösteriyor ve kara planı ta kalb-gâhımıza kadar sokmak vesaitini tedarik ediyordu.

Fakat bu mel’anet ve hıyânet mürettipleri, her ikisi de çok gafildi. Biri Türk’ün ne olduğunu henüz anlamamıştı. Diğeri ise ondaki ruh-ı millînin azametini anlayamayacak derecede alçaktı. İşte kâbûs ile geçen bir gece ile şafak arasında Yunanlılar, İzmir’e kan ve ateş ile girdiler. Fakat eğer bu günü görmeyecek derecede akıllarını kaybetmemiş olsalardı, daha o gün karşılarına çıkan manzaradan ders alırlar ve İzmir’den başlayarak ta Sakarya kıyılarına kadar uzayan Yunan mezarlarını hazırlamaktan çekinirlerdi. Çünkü on bin, yirmi bin, otuz bin ve sonraları yüz bin Yunanlıya, arkasında her türlü tahrip ve iğfâl vesaiti, cinâyet ve şenâat kuvveti olmasına rağmen Türk silâhsız eli, müdâfaasız vücudu ile yine müfteris düşmanın üzerine saldırmaktan çekinmedi. Türk’ün kan izi düşmanın denizden çıktığı yerden bilirdi. Şehitlikleri İzmir’den başladı, feverânı şark hudutlarında duyuldu. Tırnakla başlayan mücadele, en nihayet Yunan beyninde patlayan müthiş infilakı doğurdu!

338 (1922) senesi Eylül’ünün dokuzuncu Cumartesi günü, saat on buçukta üç sene dört ay sonra İzmir rıhtımlarında Türk atlarının nalları, halâs müjdesini verir iken hıyânet ve mel’anette kendi çirkin mütefessih enkazı arasında Anadolu’nun garp kapısından kendisini dışarı attı. Onun için kurtulan yalnız İzmir değildir. Türk tarihinin üç asırdır, bir türlü ikmâl fırsatını bulamadığı bir eser-i muazzamdır ki İzmir zaferinden başlayarak bizi tam şekline isâl edecektir.

Ve işte o zaman, hıyânetten, mel’anetten kurtulan Türklük ruhunun aradığı saf muhiti, dimağının tahayyül eylediği yüksek vatanı bulacaktır. İzmir’den sonra Bursa, İstanbul, Edirne ve bu üç kıymetli hedeftir ki bu eser-i muazzamı ikmâl eyleyecek ve Türk vatanına, Türk mefkûresine, Türk gayesine şekl-i namını verecektir. İleri, zaferle ileri, mel’anet ve hıyânet gökten kazılıncaya kadar ileri !..

[*] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 18 Muharrem 1341/ 11 Eylül 1338 (1922), No: 605, s.1, sütun:2-5;

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0112.pdf

METİNDE GEÇEN KELİMELERİN ANLAMLARI
ahd: 1.söz verme. 2.and, yemin. 3. devir, zaman, gün.

bahtiyâr: bahtlı, talihli, mes’ut, mutlu, kutlu.

belâ: gam, keder, musibet, afet, ceza, gayet zor iş, büyük gaile.

cinâyet: adam öldürme veya o derecede ağır sayılan suç.

enkaz: bina yıkıntıları, yıkıntı, moloz.

evâil: ilk vakitler, evvel zamanlar, eski, geçmiş zamanlar, önceler, başlangıçlar.

feverân: kaynama, galeyan etme.

gafil: gaflette bulunan, ilerisini iyi düşünmeyen, dikkatsiz, dalgın, tenbel.

hâin: hıyanet eden, nankörlük eden, hayın.

halâs: kurtulma, kurtuluş.

hıyânet: 1.hayınlık. 2.vefasız, hain. 3.itimadı, güveni kötüye kullanma.

iğfâl: 1.gaflete düşürüp, yanıltıp yanlış bir iş yaptırma.2.aldatma, aldatılma.

ikmâl: 1.kemale erdirme, tamamlama, bitirme. 2.eksiğini doldurma.

isâl: vusul buldurma, buldurulma; varıdrma, vardırılma, ulaştırma, ulaştırılma.

kâbûs: uykuda basan ağırlık, karabasan.

kalb-gâh:1.canevi. 2. ask. ordunun sağ ve sol kanatlarının arası, merkez bölümü.

mefkûre: ülkü, fr. ideal.

mel’anet: mel’unluk, lânete sebep olan, lânet edilmeye değer iş, hareket.

meşrû’: şer’an caiz olan, şeriatın izin verdiği, şeriata, kanuna uygun.

millî: din ve millete ait, milletle ilgili, ulusal.

muazzam: 1.kocaman, koca. 2.ulu, koskoca. 3.mühim, ağır.

müfteris: fırsat bulan, fırsat bilen.

mürettip: tertip eden, nizama, sıraya koyan.

mütefessih: tefessüh etmiş, çürümüş, bozulmuş, kokmuş.

pîş-dâr: önden giden, öne düşen, ön tarafı emniyete alan, tutan, öncü.

şenâat: kötülük, fenalık.

tahayyül: hayale getirme, hayalde canlandırma, canlandırılma, hayale dalma.

tahrip: harap etme, edilme, yıkıp bozma.

zafer: 1.birçok emek neticesinde maksada ulaşma, başarma. 2.düşmanı yenme, üstün gelme.

(KAYNAK: Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara, 1990.)

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın