ANKARA ŞEN VE ANKARALILAR MESUT… [*]

-Ankara’nın başkent oluşunun 93.yıldönümü münasebetiyle-

Ankaralılar Ankara’nın merkez olması kararı üzerine dün yer yer tezâhüratta bulunmuş ve yeni merkezi bayraklarla donatmıştır.

Ankara’nın Türkiye Devleti’nin merkezi olduğu hakkında, Büyük Millet Meclisi’nin evvelki günkü içtimâ’ında verilen karar, Ankara’da bilâ-istisnâ bütün halk arasında tasvir edilmez bir meserretle karşılanmıştır. Bu meserretin tezâhüratı neticesi olarak dün bütün gün Ankara baştanbaşa bayraklarla donanmıştır. Halk arasında, kahvelerde, sokaklarda, pazarlarda ve evlerde memnuniyet ve şâd-mân ediyordu. Dün Ankara’nın muhtelif mehafil ve müesseselerinde kararın verdiği tesiri tedkik için dolaşan bir muhabirimiz, hülâseten şu intibâ’ı kaydetmiştir.

“Ankara şen. Ankaralılar senelerden beri beklenen bir hasrete kavuşmuş kadar mesut… Herkes, Ankara’nın bunu hak ettiğini ve yakın zamanda geniş ve kuvvetli bir azimle Ankara’nın en mükemmel ve asri bir şehir olacağını, derin bir kanaat hâlinde iddia ediyordu. Hükûmet merkezinin ta içlerinde bir bakıma, sevgiye muhtaç gönüllerinin surları arasında yerleşmesi Anadolu köylüsünü bilhassa mütehassıs etmiştir. Bunu gören ve sezen, dün merkezin Anadolu’nun göbeğinde yerleşmesi kararındaki hükûmeti de görmüş ve sezmiş oluyordu.”

Gece, belediye önünde büyük bir meşale yakılmış ve bir mızıka getirilerek kesif bir kalabalıkla eğlenilmiştir. Her tarafta fişenkler atılıyor ve maytaplar yakılıyordu. Gençlik Yurdu’ndan bazı gençler de nutuklar irad eylemişlerdir. Kalabalık halk kitlesi önlerinde mızıka ve ellerinde farlar olduğu hâlde sokakları dolaşmış ve Meclis-i Millî önünde “Yaşasın” sadalarıyla tezâhürü şâd-mân eylemiştir.
[*] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 4 Rebiyülevvel 1342/15 Teşrinievvel (Ekim) 1923, No:941, s.1, sütun:5-6
http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0312.pdf

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

ANKARA TÜRKİYE DEVLETİ’NİN İDARE MERKEZİDİR

-Ankara’nın başkent oluşunun 93.yıldönümü münasebetiyle-

Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 10 Teşrinievvel (Ekim) 1923 tarih ve 938 nolu nüshasının 1.sayfa, 1-2.sütunlarında “Ankara Türkiye Devleti’nin Makarr-ı İdaresidir” [1] başlıklı bir habere yer verilmiştir.

Başlığın altında alt başlık olarak “Halk Fırkası İctimâ’ında Tarihi Beldemizin Bir Madde Hâlinde Teşkilât-ı Esasiye’ye İlâvesi Takarrür Etti” ifadesinin altında, “Türkiye’nin makarr-ı idaresinin Ankara olacağına dair mühim bir karar verilmiş olan Ankara’nın tarihî binası: Büyük Millet Meclisi…” tanımıyla fotoğraf yer almaktadır.

Haberin metni şöyledir:
Son zamanlarda hükumet merkezi üzerinde en nihayet Büyük Millet Meclisi’nde de kısa bir müzakere geçti [2, 3], bu suretle bu mesele üzerindeki merak daha ziyade uyanmış bulunuyordu. Haber aldığımıza göre, Halk Fırkası’nın dünkü içtimâ’ında hükûmet merkezi meselesi mevzû’ bahs olmuş ve uzun bir müzakereden sonra merkezin evvelâ Anadolu’da bulunması esası kabul olmuştur. Bundan sonra İsmet Paşa Hazretleri tarafından verilen mühim izahat üzerine Ankara’nın hükûmet merkezi olmasına müttefiken karar verilmiştir. Mütemmim malûmatımıza göre “Türkiye Devleti’nin makarr-ı idaresi Ankara’dır.” cümlesi Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na ilâve olunacaktır. [4]

[1] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0296.pdf
[2] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0308.pdf
[3] http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_9/0309.pdf
[4] https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c002/tbmm02002035.pdf s.665-670

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

“ESER-İ MUAZZAM” [*]

-“Büyük Zafer”in 94.yıldönümü münasebetiyle.-

Bugünkü zafer, yalnız bir “İzmir” zaferi değil, milletimizin üç asırdan beri muhtaç bulunduğu bir “eser-i muazzam”dır.

İzmir artık sahib-i meşrû’unun elinde bahtiyâr ve mes’uttur.

335 (1919) senesi Mayıs’ının 15’inci Perşembe günü İzmir’e Yunanlılar hıyanet ve melanetin bayraktarı olarak çıkmışlardı. Üç seneden beri bu ahd için didişen şanlı Türk ordusu, 338 (1922) senesi Eylül’ünün 9’uncu Cumartesi günü bu hıyanet ve melanetin çirkin ve kanlı enkazı Anadolu’nun garp kapısından dışarı attı.

335 (1919) senesi Mayıs’ının 15’inci Perşembe günü İzmir, Anadolu’nun can damarlarının birleştiği sevgili yurda Yunanlılar hıyanet ve melanetin bayraktarı olarak bir belâ gibi çıktılar. Bu belâ hariçte, irili ufaklı arka arkaya dizilmiş bir sürü düşmanın, içeride evâile kadar başımızın üstünde taşıdığımız bir sürü hainin pîş-dârı, vasıta-i mel’aneti, celladı ve kara belâsı idi. Arkadakiler Türk yurdunu tutuşturmak, harap etmek, Türk kütlesini ezmek, imha eylemek için her türlü vesaiti veriyorlardı, ötekiler, tutuşacak, harap olacak, ezilecek, imha edilecek yerleri, vücutları gösteriyor ve kara planı ta kalb-gâhımıza kadar sokmak vesaitini tedarik ediyordu.

Fakat bu mel’anet ve hıyânet mürettipleri, her ikisi de çok gafildi. Biri Türk’ün ne olduğunu henüz anlamamıştı. Diğeri ise ondaki ruh-ı millînin azametini anlayamayacak derecede alçaktı. İşte kâbûs ile geçen bir gece ile şafak arasında Yunanlılar, İzmir’e kan ve ateş ile girdiler. Fakat eğer bu günü görmeyecek derecede akıllarını kaybetmemiş olsalardı, daha o gün karşılarına çıkan manzaradan ders alırlar ve İzmir’den başlayarak ta Sakarya kıyılarına kadar uzayan Yunan mezarlarını hazırlamaktan çekinirlerdi. Çünkü on bin, yirmi bin, otuz bin ve sonraları yüz bin Yunanlıya, arkasında her türlü tahrip ve iğfâl vesaiti, cinâyet ve şenâat kuvveti olmasına rağmen Türk silâhsız eli, müdâfaasız vücudu ile yine müfteris düşmanın üzerine saldırmaktan çekinmedi. Türk’ün kan izi düşmanın denizden çıktığı yerden bilirdi. Şehitlikleri İzmir’den başladı, feverânı şark hudutlarında duyuldu. Tırnakla başlayan mücadele, en nihayet Yunan beyninde patlayan müthiş infilakı doğurdu!

338 (1922) senesi Eylül’ünün dokuzuncu Cumartesi günü, saat on buçukta üç sene dört ay sonra İzmir rıhtımlarında Türk atlarının nalları, halâs müjdesini verir iken hıyânet ve mel’anette kendi çirkin mütefessih enkazı arasında Anadolu’nun garp kapısından kendisini dışarı attı. Onun için kurtulan yalnız İzmir değildir. Türk tarihinin üç asırdır, bir türlü ikmâl fırsatını bulamadığı bir eser-i muazzamdır ki İzmir zaferinden başlayarak bizi tam şekline isâl edecektir.

Ve işte o zaman, hıyânetten, mel’anetten kurtulan Türklük ruhunun aradığı saf muhiti, dimağının tahayyül eylediği yüksek vatanı bulacaktır. İzmir’den sonra Bursa, İstanbul, Edirne ve bu üç kıymetli hedeftir ki bu eser-i muazzamı ikmâl eyleyecek ve Türk vatanına, Türk mefkûresine, Türk gayesine şekl-i namını verecektir. İleri, zaferle ileri, mel’anet ve hıyânet gökten kazılıncaya kadar ileri !..

[*] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 18 Muharrem 1341/ 11 Eylül 1338 (1922), No: 605, s.1, sütun:2-5;

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0112.pdf

METİNDE GEÇEN KELİMELERİN ANLAMLARI
ahd: 1.söz verme. 2.and, yemin. 3. devir, zaman, gün.

bahtiyâr: bahtlı, talihli, mes’ut, mutlu, kutlu.

belâ: gam, keder, musibet, afet, ceza, gayet zor iş, büyük gaile.

cinâyet: adam öldürme veya o derecede ağır sayılan suç.

enkaz: bina yıkıntıları, yıkıntı, moloz.

evâil: ilk vakitler, evvel zamanlar, eski, geçmiş zamanlar, önceler, başlangıçlar.

feverân: kaynama, galeyan etme.

gafil: gaflette bulunan, ilerisini iyi düşünmeyen, dikkatsiz, dalgın, tenbel.

hâin: hıyanet eden, nankörlük eden, hayın.

halâs: kurtulma, kurtuluş.

hıyânet: 1.hayınlık. 2.vefasız, hain. 3.itimadı, güveni kötüye kullanma.

iğfâl: 1.gaflete düşürüp, yanıltıp yanlış bir iş yaptırma.2.aldatma, aldatılma.

ikmâl: 1.kemale erdirme, tamamlama, bitirme. 2.eksiğini doldurma.

isâl: vusul buldurma, buldurulma; varıdrma, vardırılma, ulaştırma, ulaştırılma.

kâbûs: uykuda basan ağırlık, karabasan.

kalb-gâh:1.canevi. 2. ask. ordunun sağ ve sol kanatlarının arası, merkez bölümü.

mefkûre: ülkü, fr. ideal.

mel’anet: mel’unluk, lânete sebep olan, lânet edilmeye değer iş, hareket.

meşrû’: şer’an caiz olan, şeriatın izin verdiği, şeriata, kanuna uygun.

millî: din ve millete ait, milletle ilgili, ulusal.

muazzam: 1.kocaman, koca. 2.ulu, koskoca. 3.mühim, ağır.

müfteris: fırsat bulan, fırsat bilen.

mürettip: tertip eden, nizama, sıraya koyan.

mütefessih: tefessüh etmiş, çürümüş, bozulmuş, kokmuş.

pîş-dâr: önden giden, öne düşen, ön tarafı emniyete alan, tutan, öncü.

şenâat: kötülük, fenalık.

tahayyül: hayale getirme, hayalde canlandırma, canlandırılma, hayale dalma.

tahrip: harap etme, edilme, yıkıp bozma.

zafer: 1.birçok emek neticesinde maksada ulaşma, başarma. 2.düşmanı yenme, üstün gelme.

(KAYNAK: Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara, 1990.)

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

GAZİ BAŞKUMANDANIMIZIN MİLLETİMİZE BEYANNAMESİ

-“Büyük Zafer”in 94.yıldönümü münasebetiyle-

GİRİŞ

Türk İstiklal Harbi (Milli Mücadele)’nde, Türk ordusu 26 Ağustos’tan Dumlupınar Meydan Muharebesi sonrasına kadar büyük başarılar elde etmiş, Yunan ordusunun en önemli kuvvetlerini etkisiz hale getirmiştir. Bundan sonra dağınık bir şekilde kaçışan Yunan kuvvetlerini kovalayan Türk ordusunun Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül’de Dumlupınar’dan “Türk Milleti” ve Türk Ordusu”na hitaben birer beyanname yayınlamıştır.

Bu beyannameler, Ankara’da yayınlanan Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 9 Muharrem 1341/2 Eylül 1338 (1922) tarihli ve 596 numaralı nüshasının 1. sayfasında 1-6. sütunlarda yayımlanmıştır.

1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “BAŞLANGIÇ” bölümünde ifade edildiği gibi “ … Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;” halde, “Büyük Zafer’in 94’üncü yıldönümü kutlamalarının yasaklandığı bir dönemde, dünü anlamak, bugünü yaşamak ve geleceği kurgulamak anlayış ve bilincine katkıda bulunmak ümit ve amacıyla beyanname metinlerini yayımlamayı “Türk milleti, Türk vatanı ve Türk devletinin varlığı ve bütünlüğü uğrunda canlarını seve seve veren şehitlerimizin manevi şahsiyet ve hatıralarına duyduğum minnet ve şükran”ın karşısında millî bir vazife biliyorum/görüyorum.

GAZİ BAŞKUMANDANIMIZIN MİLLETİMİZE BEYANNAMESİ [*]

Büyük, Asil Türk Milleti,

Garp cephesinde 26 Ağustos 38’den beri harekât-ı taarruziyemiz Afyonkarahisar, Altuntaş, Dumlupınar arasında büyük bir meydan muharebesi hâlinde beş gün beş gece devam etti. Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının şecâati, şiddeti, ser-ati tevfikat-ı Sübhaneye vesile-i tecelli oldu. Zâlim ve mağrur düşman ordusunun anâsır-ı asliyesi akıllara dehşet verecek kat’îyetle imha edildi.

Teşkilât ve teçhizat gibi an’anât ve muzafferiyet ve ismi münhasıran milletimizin şuûrundan ve ezeli ve ebedi olan imanından vücut bulan ordularımızı fedakârlıklara lâyık olarak size takdim ediyorum. En büyük kumandanından en genç neferine kadar ordularımızda hâkim olan fikir, milletin gösterdiği vazife uğrunda şehid olmaktır. Bunun muharebe meydanında yakından müşâhede ederek büyük milletime haber veriyorum.

Milletimizin bünyesindeki kudret ve mefkûreyi üç buçuk sene evvel refikay-ı mesâim ile ifade etmekten başlayarak tahammülsüz müşkülât içinde devam eden mücahedatımızın netayici tezahür ediyor. Milletin rey ve iradesine istinat eden her işin neticesi millet için hayır ve saâdet olduğu sabittir. Milletimizin istikbâli emindir ve nusret-i mev’ûdeyi ordularımızın istihsâl etmesi muhakkaktır.

1-9-38 (1338/1922) Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan
Mustafa Kemal

[*] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 9 Muharrem 1341/ 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:4-6; http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/milli_kutup/1541/1541_6/0094.pdf

METİNDE GEÇEN KELİMELERİN ANLAMLARI
an’anât: rivayetler, gelenekler.
anâsır: elemanlar, ögeler.
celâdet: bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik.
delâlet: gösterme, yol gösterme, kılavuzluk.
ebedî: ebed’e mensup, zevalsiz, sonu olmayan.
ezelî: ezele mensup, ezel ile ilgili, öncesiz, başlangıçsız.
fedâkâr: kendini veya şahsi menfaatlerini esirgemeyen, fedâ eden, cömert, eliaçık.
hamiyyet: milli onur ve haysiyet.
harekât: hareketler.
imhâ’: mahvetme, edilme, yoketme.
İstihsâl: 1. hâsıl etme, meydana getirme, üretme. 2. elde etme, ele geçirme, ele geçirilme.
istikbâl: gelecek zaman.
kat’î: kesip atan, mahal bırakmayan, kesin.
kudret: kuvvet, takat, güç.
mağrûr: 1.gururlu. 2.bir şeye güvenen. 3. güvenilmeyecek şeye güvenip aldanan, kendini beğenmiş.
mahâret: mahirlik, ustalık, beceriklilik, el uzluğu.
mev’ûd: va’dolunmuş, söz verilmiş.
muhakkak: tahkik olunmuş, hakikati, gerçekliği, doğruluğu belli olmuş, doğru.
muzafferiyyet: muzafferlik, üstünlük, düşmana üstün gelme; bir işi gereği gibi başarma.
mücâhede: 1. uğraşma, savaşma. 2. nefsi yenmeye olan çalışma. 3. din düşmanlarıyla savaşma.
münhasıran: hususi olarak, sadece, yalnız olarak.
müşâhede: bir şeyi gözle görme.
necip: soyu sopu temiz, nesli pâk olan kimse.
nusret: 1. yardım. 2. allah’ın yardımı. 3. başarı, üstünlük.
refik: arkadaş, yoldaş.
ser-atî: ısrarlı.
sübhân: Allah
şecâat: yiğitlik, yüreklilik.
şuur: anlama, anlayış, hissetme, duyma.
tecelli: 1. görünme, belirme. 2. kader, talih. 3. Allah’ın lütfuna nail olma.
tevfik: 1. uydurma, uydurulma, uygunlaştırma. 2. Allah’ın yardımına kavuşma.
zâlim: zulmeden, haksızlık eden.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

GAZİ BAŞKUMANDANIMIZIN ORDUMUZA BEYANNAMESİ

Türk İstiklal Harbi (Milli Mücadele)’nde, Türk ordusu 26 Ağustos’tan Dumlupınar Meydan Muharebesi sonrasına kadar büyük başarılar elde etmiş, Yunan ordusunun en önemli kuvvetlerini etkisiz hale getirmiştir. Bundan sonra dağınık bir şekilde kaçışan Yunan kuvvetlerini kovalayan Türk ordusunun Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül’de Dumlupınar’dan “Türk Milleti” ve Türk Ordusu”na hitaben birer beyanname yayınlamıştır.

Bu beyannameler, Ankara’da yayınlanan Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin 9 Muharrem 1341/2 Eylül 1338 (1922) tarihli ve 596 numaralı nüshasının 1. sayfasında 1-6. sütunlarda yayımlanmıştır.

1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “BAŞLANGIÇ” bölümünde ifade edildiği gibi “ … Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;” halde, “Büyük Zafer’in 94’üncü yıldönümü kutlamaların yasaklandığı bir dönemde, dünü anlamak, bugünü yaşamak ve geleceği kurgulamak anlayış ve bilincine katkıda bulunmak ümit ve amacıyla beyanname metinlerini yayımlamayı “Türk milleti, Türk vatanı ve Türk devletinin varlığı ve bütünlüğü uğrunda canlarını seve seve veren şehitlerimizin manevi şahsiyet ve hatıralarına duyduğum minnet ve şükran”ın karşısında millî bir vazife olarak görüyorum.

GAZİ BAŞKUMANDANIMIZIN ORDUMUZA BEYANNAMESİ

Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde zâlim ve mağrûr bir ordunun anâsır-ı asliyesini inanılmayacak kadar az bir zamanda imhâ eden büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına lâyık olduğunuzu ispat ediyorsunuz.

Sahibimiz olan büyük Türk milleti istikbâlinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanındaki mahâret ve fedâkârlıklarınızı yakından müşâhede ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdiratına delâlet etmek vazifemi mütevâliyen ve mütemâdiyen ifâ edeceğim.

Başkumandanlığa teklifatta bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini nazar-ı dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin kuvây-ı akliyesini ve menâbi’-i celâdet ve hamiyyetini müsabaka ile ind-Allah devam eylemesini talep ederim.

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri! [1]

[1] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 9 Muharrem 1341/ 2 Eylül 1338 (1922), No: 596, s.1, sütun:1-3.

METİNDE GEÇEN KELİMELERİN ANLAMLARI
anâsır: elemanlar, ögeler.
celâdet: bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik.
delâlet: gösterme, yol gösterme, kılavuzluk.
fedâkâr: kendini veya şahsi menfaatlerini esirgemeyen, fedâ eden, cömert, eliaçık.
hamiyyet: milli onur ve haysiyet.
imhâ’: mahvetme, edilme, yoketme.
ind-allah: allah yanında.
istikbâl: gelecek zaman.
kuvây: kuvvetler, güçler, tâkatler.
mağrûr: 1.gururlu. 2.bir şeye güvenen. 3. güvenilmeyecek şeye güvenip aldanan, kendini beğenmiş.
mahâret: mahirlik, ustalık, beceriklilik, el uzluğu.
menabi’ : menbalar, kaynaklar.
müsabaka: birbirinden ileri olmaya, birbirini geçmeye çalışma.
müşâhede: bir şeyi gözle görme.
mütemâdiyen: arkası kesilmeyerek, devamlı, sürekli olarak.
mütevâliyen: art arda, üst üste, aralık vermeden.
necip: soyu sopu temiz, nesli pâk olan kimse.
zâlim: zulmeden, haksızlık eden.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

ATATÜRK DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE GELİŞME VE DEĞİŞMELER/DÖNÜŞÜMLER (Yaklaşım ve Yorumlar)

Mustafa Kemal Atatürk Döneminde Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 16 Ağustos 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması ile başlayan “açık pazar” uygulamasıyla Avrupalı devletlerce sömürülen, sürekli harplerin ve ekonomik çözülmenin tükenme noktasına getirdiği Türk milleti tarafından Türk İstiklal Harbi (19 Mayıs 1919- 9 Eylül 1922) sonucunda kurulmuştur.

Türk İstiklal Harbi sona erdiğinde Türkiye; nüfusu azalmış, toprakları ekilemeyen, sanayi ve ticaretten yoksun ve yıkıntı halinde bir ülkedir. Türkiye’nin gelir kaynakları, başta madenleri ve toprakları olmak üzere doğal zenginlik kaynakları yüzyıllar boyunca yabancı ülkelerce sınırsızca kullanılmıştır.

1923’ün dünyasının genel görünümü şudur: Bir tarafta sömürgeci büyük emperyalist devletler, diğer tarafta yoksul, sömürge ve yarı sömürge devletler/ülkeler, diğer bir tarafta kendisine farklı bir kurtuluş yolu tercih eden Sovyetler Birliği.

Mustafa Kemal öncülüğünde Cumhuriyet yönetimi; emperyalizm-liberalizm ve sosyalizm uygulamalarını Türkiye’nin kalkınması için uygun görmemiştir. Türk milletinin yapısına ve ülke gerçeklerine uygun, dünya ile bütünleşmeyi sağlayabilecek; özel teşebbüse yer veren ama kapitalist olmayan, devletçiliği öne çıkaran ama sosyalist olmayan veya her ikisi de olan (tabii, içtimai ve iktisadi) bir kalkınma modeli/yöntemi tercih etmiş ve uygulamıştır. Karma ekonomi, piyasa ekonomisi veya sosyal hukuk devleti adı verilen bu kalkınma yönteminde; devletçilik öne çıkarılırken özel teşebbüse yer verilip desteklenmiş, milli menfaatlere uyum gösteren yabancı sermaye denetlenerek kabul edilmiştir.

1923-1938 yılları arasında Türkiye; tarım ve hayvancılık, göçmen ve iskan, ulaşım ve bayındırlık, sağlık, eğitim, sanayi ve maliye alanlarında “kimseye muhtaç olmadan” kalkınmasını gerçekleştirmiş, 15 yılda ortalama % 8,4 büyüme sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin 1918’de 160,4 milyon altın Osmanlı Lirası dış borcu vardı. Bu borcun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan yerler için harcandığı kabul edilen 107,5 milyonunun ödenmesi için 1925’te Düyun-u Umumiye ile bir sözleşme yapılmıştır. Buna göre ödemeler 1929’da başlayacak 1952’de bitecek ve borç tutarından % 37 indirim uygulanacaktır. 1929 Dünya Ekonomik Krizi sebebiyle ilk taksidi ödenebilen borç, yeni şartlarla 1932’de yeniden yapılandırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti 1953’te son borç taksidini ödeyerek Osmanlı’dan miras kalan borçlarını temizlemiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, “Batı”nın Türkiye ve Türkler için ne anlama geldiğini bütün yönleriyle değerlendirmiş ve Batı’yla bağımlılık doğuracak herhangi bir ilişki kurmamıştır. 10 Kasım 1938’den altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da Fransa ile iki ayrı anlaşma imzalamış, bu iki anlaşma 19 Ekim 1939’da Üçlü İttifak Anlaşması’na dönüştürülmüştür. 15 yıl önce savaşılan Batı’yla ittifak içine giren Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir.

Küresel Egemen Güç: ABD

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan Batı’nın yeni lideri olarak ortaya çıkmıştır. Dünyanın önemli bir kesimi şöyle düşünmektedir: Gelişmenin, barışın ve demokrasinin temsilcisi ABD, göz kamaştıran bir zenginliğe sahiptir. Onunla ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına hak kazanmak, hür dünyaya katılarak özgür ve uygar olmanın kaçırılmayacak fırsatıdır. ABD ve Amerikan hayat tarzı, bütün dünyayı saran bir moda olmuştur. Bu modanın arkasındaki gerçek; yoksul ve güçsüze hayat hakkı tanımayan genel, yaygın, örgütlü ve güce dayanan yeni bir dünya düzenidir. Bu düzenin ekonomik ve siyasi amaçları arasında; azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini tayin etme, milli menfaatlerine sahip çıkma, bağımsızlıklarını koruma gibi kavramlara yer verilmemiştir. Yeni düzen/sistem, bunları yok etmek üzere kurgulanmıştır.

Emperyalizme karşı, dünyadaki ilk milli mücadele hareketini kazanmış olan Türkiye, sosyal ve siyasi yapısı ile ekonomik ihtiyaçlarına uygun olmamasına rağmen kendi isteğiyle Yeni Dünya Düzeni’ne katılmıştır. 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler, 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası, 11 Mart 1947’de IMF, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı, 18 Şubat 1952’de NATO ve 14 Aralık 1960’ta OECD’ye üye olmuştur. Türkiye’nin katıldığı milletlerarası anlaşmaların ortak özelliği, Batı’ya bağımlılığın artması ve egemenlik haklarının aşındırılmasıdır.
Türkiye ABD ile 1 Nisan 1939’da Ekonomik İmtiyaz, 23 Şubat 1945’te Karşılıklı Yardım, 27 Şubat 1946’da Kredi, 12 Temmuz 1947’de Askeri Yardım, 27 Aralık 1949’da Eğitim, 23 Haziran 1954’te Vergi Muafiyeti konulu anlaşmaları yaparak dışa bağımlılığını artırmıştır.

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin başlıca özelliği; kredi veya yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman üretimden uzak durmayı kapsamasıdır. Üretilmek istenen mal, bol ve ucuz, hibe olarak hazır durumdadır. Yaptırım ve yardımlar, adı ne olursa olsun, dışarıdan gelen isteklerin tamamı, Türkiye’de üretimi özellikle sanayi üretimini önlemeye yönelik tedbirler paketidir.

DP Adnan Menderes Döneminde Türkiye

Milli Şef İsmet İnönü yönetimindeki Türkiye, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara gelinceye kadar Batı’ya bağlanma anlaşmalarını büyük oranda tamamlamıştır. DP programında; ekonomik düzen olarak liberalizm kabul edilmiş, devletçiliğin faaliyet alanı özel teşebbüse destek olmakla sınırlandırılmış, KİT’lerin uygun şartlarla özel teşebbüse devredilmesi, devletin elinde kalması gereken KİT’lerin ticari zihniyetle yönetilmesi, devletin kesin zaruret olmadıkça piyasalara karıştırılmaması benimsenmiştir.

Demokrat Parti Hükümeti, 25 Temmuz 1950’de dolaylı bir ABD-Sovyet çatışması olan Kore Savaşı’na katılma kararı almıştır. Yurt dışına savaşmak için asker gönderilmesine rağmen Meclis’te karar alınmamış, muhalefet yok sayılmış, Türkiye’nin herhangi bir ilişki ve menfaati olmayan bir savaşa girilmiştir.

Türkiye-ABD arasında 12 Kasım 1956’da Tarım Ürünleri Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre; ABD Türkiye’ye 46,3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktır. Bu temel ürünler; azgelişmiş bir tarım ülkesi olan Türkiye tarafından üretilmesine rağmen ABD gibi gelişmiş bir ülkenin eşit olmayan rekabetine terk edilmiştir.

DP Hükümeti; Batı’yla bütünleşelim, aman dışarıda kalmayalım anlayışının doğal bir sonucu olarak 31 Temmuz 1959’da (AET) Avrupa Birliği’ne üye olmak için başvurmuştur. İsmet İnönü Hükümeti, 12 Eylül 1963’te AET ile Ankara Anlaşmasını imzalamıştır. İsmet İnönü, Lozan’da 1838 Ticaret Anlaşması’nın Türkiye’yi sömürgeleştirdiğini ileri sürmüş, hiçbir imtiyaz teklifini kabul etmemiş ve gümrük bağımsızlığı için çetin bir mücadele vermiş olmasına rağmen gümrüklerden ve korumacılıktan vazgeçilen Ankara Anlaşması’nı imzalamakta hiçbir sakınca görmemiştir.

Küresel Egemen Gücün Avrupa Temsilcisi: AB

Ankara Anlaşması’nın 1 Aralık 1964’ten itibaren yürürlüğe girmesiyle Türkiye-AET ilişkileri tam üyeliğe ulaşana kadar hazırlık, geçiş ve son dönem olmak üzere üç döneme ayrılmıştır. Türkiye, bu dönemlerde üzerine düşen yükümlülüklerin tamamını yerine getirmiştir.

1 Ocak 1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol’ün imzalanmasıyla AET gerçek amacını göstermeye başlamıştır. AET, Türk sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerini ve kısıtlamaları; pamuk ipliği, pamuklu dokuma ve rafine petrol ürünleri hariç olmak üzere kaldırmış ve kendi sanayi ürünlerinin aşamalı olarak Türkiye’ye gümrüksüz girişinin yolunu açmıştır. AET’nin, mali protokoller kapsamında Türkiye’ye on yılda yaklaşık 3,5 milyar dolar yardımda bulunması, 1 0cak 1986’dan itibaren Türk işçilerinin Avrupa’nın her ülkesinde serbestçe dolaşımı, Türk tekstil ürünlerine kota uygulanmaması hükümleri hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.
Buna karşılık Türkiye, büyük bir istek ve kararlılıkla üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeye devam etmiştir. Katma Protokol’ün öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmiş olmanın heyecanıyla Türkiye, 14 Nisan 1987’de tam üyelik için başvurmuştur. AET, üyelik başvurusunu reddettiği gibi tam üyelik konusunu gündemden çıkarmıştır.

24 Ocak 1980 Kararları ve 12 Eylül Darbesi

1979’da Başbakan Süleyman Demirel, Başbakanlık Müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal’a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevini vermiştir. Program kısa sürede hazırlanmıştır. Bir başka ifade ile IMF tarafından hazırlanmış olan program 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklanmıştır. IMF’nin daha önce yaptıramadığı isteklerini içeren program, tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçmiştir. Programın uygulamaları hemen etkisini göstermiş; 1980 başında 47 TL olan Amerikan Doları yıl sonunda 90 TL’na çıkmıştır. Programa karşı duyulan tepki, iç savaş durumuna getirilen terör eylemleriyle birbirine karışmıştır.

24 Ocak Kararları, 12 Eylül 1980 darbesiyle kendini gösteren demir yumrukla uygulanabilmiştir. ABD-AB’nin “demokratik desteği” ile beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi, yasama ve yürütme gücünü birleştirerek sınırsız yetkilerle donatılmış bir yönetim sergilemiştir. Türkiye’deki siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri kapatılmış, çok sayıda insan gözaltına alınmış ve 50 kişi idam edilmiştir.

12 Eylül, Türk toplumunda çok yönlü ve çok boyutlu çöküntü meydana getirmiştir. Cumhuriyet’le kurulan millet-devlet yapısı, bu yapıyı biçimlendiren yönetim anlayışı ve siyasi işleyiş en büyük zararı görmüştür. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet anlayışı ve milli menfaatleri koruma iradesi tamamen yok edilmiştir. Siyasi bozulmanın partilere yansımasıyla bölünme, parçalanma ve yabancılaşma yaygınlaşmış, etnik ve dini-mezhep temelli siyasi partiler ortaya çıkmıştır. Siyasi partiler; varlıklarını sürdürebilmek için milli menfaatlerden taviz vermeyi alışkanlık edinmişler, yoksullaşan halk siyaset dışına itilerek etkisiz kılınmış, Türkiye’de siyaset yapılamaz olmuştur.

Gümrük Birliği Protokolü ve Getirdikleri

Türkiye, 8 Kasım 1993’te Brüksel’de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’ne katılmıştır. Bu toplantıda, Gümrük Birliği’nin 1995 yılında tamamlanmasını öngören bir karar alınmış ve bu karar karşılıklı yükümlülükleri tanımlayan Çalışma Programı’na dönüştürülerek kabul edilmiştir.

Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu reddeden ve gündeminden çıkaran AB, 1994’te İsveç, Finlandiya ve Avusturya’yı üyeliğe kabul etmiş, Polonya, Macaristan ve Slovakya’yı aday üye yapmıştır. Türkiye, üyeliğe alınmayacağı açık bir biçimde ortaya çıkmış olmasına rağmen, hiçbir şey olmamış gibi üyelik umutlarını sürdürmüştür.

Türkiye’de; politikacılar, bürokratlar, büyük sermaye sahipleri ve örgütleri ile bu kesimlerin sözcülüğünü yapan akademisyenler, Gümrük Birliği’nin faydaları üzerine çok konuşmuşlar ama milli menfaatler açısından önemine hiç temas etmemişlerdir. Türk milleti; milli bağımsızlığını Batı’ya karşı verilen silahlı mücadele ile kazanmış olmasına rağmen bilgisizlik, duyarsızlık ve ihanete varan tutum ve davranışlarla ekonomik esaretin karanlığına doğru itilmiştir.

AB, içerdiği olumsuz şartlar sebebiyle Türkiye tarafından imzalanacağından emin olamadığı Gümrük Birliği Protokolü’nü, 6 Mart 1994’te Türkiye’nin önüne koymuştur. İktidarda bulunan DYP-CHP Hükümeti, Protokolü, AB’ni bile şaşırtan bir istekle ve hiç tartışmadan derhal imzalamıştır. Bu teşebbüs, Türk kamuoyuna milli bir zafer gibi sunulmuştur. AB yetkilileri o kadar şaşırmışlardır ki ne olur ne olmaz diyerek anlaşmayı yürürlüğe gireceği 1 Ocak 1996’dan iki hafta önce Avrupa Parlamentosu’na onaylatmışlardır. Bu işlem, ilk defa ve yalnızca Türkiye için yapılmıştır.

Halen yürürlükte olan Gümrük Birliği Protokolü ile Türkiye; ekonomik, siyasi ve hukuki egemenlik haklarını, üye olmadığı bir dış güce devretmeyi kabul etmiş ve kendisini Avrupa’nın bir yarı sömürgesi haline getirmiştir.

Özelleştirme Uygulamaları

Küresel egemen devletler, denetimindeki az gelişmiş ülkelerden, ihracata dayalı kalkınma yöntemleri, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme programları, korumacı kuralların yürürlükten kaldırılmasını ve devletin küçülmesini istemektedirler.

Gelişmiş ülkelerde; ulaşım, iletişim, enerji, madencilik, çelik, bankacılık ve kamu alanında yer alan işletmeler devlete ait veya dolaylı-dolaysız devletçe korunur durumdadır. Özellikle ileri teknoloji alanları (mikro-elektrik, biyoteknoloji, sivil havacılık, telekominikasyon, robotlar ve imalat makinaları), devletin katıksız desteği ve koruması altında faaliyet göstermektedir.

1980’den beri Türkiye’de; ihracata dayalı kalkınma modeli, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirmeler, korumacılığın kaldırılması ve devletin küçültülmesi programları uygulanmaktadır. Yapılan milletlerarası anlaşmalar, bu tür uygulamalara yönelik bağlayıcı hükümler içermektedir. Gümrük Birliği Protokolü, KİT satışları ve dış ticaret açıklarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik dayanakları ortadan kaldırılmaktadır.

Türk milleti, 1950’den itibaren bütün siyasi partileri denemiş, değişik oran ve sürelerle iktidara getirmiştir. Ancak hiçbir dönemde sorunlara çözüm bulunmamıştır. İktidara gelen her siyasi parti, söylediğinin tersini yapmış ve uyguladığı politikalarla sorunlara yeni sorunlar eklemiştir. Sorunları üretenlerden, sorunları çözmeleri beklenmiştir.

Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi kadrolar, kamu değerleri üzerindeki karar ve uygulama yetkilerini, özelleştirmeden yana sınırsız kullanmaktadırlar. (57. Hükümetin Devlet Bakanı Yüksel Yalova, özelleştirmeye inanmayan bürokratların görevde kalmasını “vatana ihanet” saymış, 59. Hükümetin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, KİT’ler için; “babalar gibi satarım”, “parayı veren düdüğü çalar”, “Sümerbank’ı tarihten sildik” gibi sözlerle yaptıklarıyla öğünebilmiştir)

Siyasilerin, özelleştirme hakkında yasalar ve yönetim sorumluluklarıyla bağdaşmayan söz ve davranışları yanında, parlamento içi veya dışı siyasi parti yöneticileri, hükümet yetkilileri ve bürokratların bir kesimi; IMF veya Dünya Bankası’nca kararları alınan özelleştirme programlarını gözü karalıkla uygulamışlar; yaptıklarını halka başarı/zafer olarak kabul ettirmeyi başarmışlardır. Özelleştirme uygulamaları ile kamu varlıkları yabancı ortaklı holding şirketlerine devredilmiş veya zarar ettiği gerekçesiyle doğrudan kapatılmıştır. Tarım çökmüş, bankacılığa darbe yapılmış, milli şirketler satılmış, dış borç artarak çevrilemez duruma gelmiş, millet yoksullaşmıştır.

SONUÇ: NE YAPILMALIDIR?

Günümüzde, insan ve doğal zenginlik kaynaklarına sahip koskoca bir Türkiye ve Türk milleti, bağımsızlığını kaybetme derecesine gelmiş ve kimilerinin oyuncağı durumuna düşmüştür. Türk milleti, Mustafa Kemal liderliğinde aynı durumdan kendini kurtarmış ve milli varlığını, ağır bedel ödeyerek kazandığı Türk İstiklal Harbi temeline dayandırmıştır. Milli Mücadele ve Türk İnkılabı dönemleri, Türk milletine anti-emperyalist tecrübe kazandırmıştır.

Bu tecrübe/birikim, olumsuz şartlara ve görünür görünmez bozulmalara rağmen Türk milletinde varlığını sürdürmektedir. Kendi gücüne güvenmek, Türk’ün tarihten gelen doğal bir niteliği olup bu güç bilinç düzeyine çıkarılarak harekete geçirilmelidir. Türk milletinde her zaman var olan direnme gücü ve ortak değer olarak varlığını sürdüren hürriyetine düşkünlük, örgütlü bir milli hareket haline getirilerek bağımsızlık yolunda mücadele etmelidir.

Türk milleti, yabancıların belirlediği sınırlar içinde yaşamaya uzun süre katlanmayı hak etmemiştir. Türkiye’de siyaset; menfaat sağlamanın, makam ve ün elde etmenin, yabancılaşmanın aracı olmaktan çıkarılıp halk ve millet yararına verilen bir mücadele alanı olmak mecburiyetindedir. Türk milleti bu mücadeleye hazır olup kendisine öncülük edecek milli bir hareketin özlemini çekmektedir. Bu hareketi, toplum katmanlarını temsil eden milliyetçi şahsiyetler ve aydınlar ortaya koymalı ve Türk milletini milli hedeflerin gerçekleşmesi için örgütlemelidir.

1939’da başlayan taviz verme süreci Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir. Mustafa Kemal, başta ekonomi olmak üzere dil, tarih, din, kültür ve siyasete kadar her alanda milli bağımsızlığı gerçekleştirme ve koruma mücadelesi vermiş; Türk milletine; bıkmadan, bağımsızlığını her ne pahasına olursa olsun koruması gerektiğini, tam bağımsızlığın ancak devletin mali bağımsızlığı ile gerçekleştirileceğini ifade etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün; bağımsız milli kalkınma, pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, sosyal devlet, milli tarım ve madencilik, karma ekonomi gibi konulardaki görüşleri, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde özellikle azgelişmiş ülkelerde tartışılmaktadır. Çin, Rusya Federasyonu, bazı Güney Amerika ülkelerinde gerçekleştirilen ekonomik kalkınmanın temellerinde, Atatürk’ün ekonomik ve siyasi görüşlerinin etkisi görülmektedir.

Türk milleti 1939’dan beri iç ve dış saldırılara karşı direndi ve direnmeye devam etmektedir. Özellikle son 34 yılda uygulanan dış kaynaklı politikalar ile bağımsızlık yanlısı milli güçler, siyasi ve ekonomik bakımdan ezilmişlerdir. Beslenip büyütülen işbirlikçilik, çeteleşen siyaset, sınırsız haksızlık ve yolsuzluk ile Türk milletinin varlığı tartışılmaktadır. Halkın yoksulluğu giderek artmaktadır. Türkiye, Türk milletinin menfaatlerine göre yönetilememektedir. İktidar ve muhalefet boşluğu yaşanmaktadır.

Türk milletinin emperyalizme karşı direnme gücü, örgütlenmediği takdirde; milli varlık kendini koruyamaz duruma düşecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik tehditler uygulamaya konulmuştur. Dış kaynaklı yapay ayrılık ve düşmanlık teşebbüsleri, Türk vatandaşlarının, tarihten gelen birlik ve dayanışma anlayış ve yaşayışına kalıcı zararlar vermektedir. Buna karşılık, millete öncülük edecek milli güçler örgütsüz ve güçsüz bir duruma düşmüştür. Köylüler, işçiler, memurlar, gençler, öğretmenler, esnaf ve sanatkarlar, milliyetçi işadamları ve aydınlar; ağır ekonomik sıkıntılar içinde, umutsuz bir dağınıklık ve arayış sergilemektedirler.

Bugün, Türkiye’nin getirildiği yer, Türk milletinin istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik değildir. Bütün olumsuzluklara karşılık yaşanan bunalımın üstesinden gelecek tarihi tecrübe ve güce sahibiz. Milli birlik temelindeki tam bağımsızlık mücadelesinde, emperyalizme ve yerli uzantılarına karşı “demokrasi ve hukuk” anlayışı, irade ve kararlılığı ile tavır konulmalıdır. Kuvay-ı Milliye, Müdafaa-i Hukuk, Milli Mücadele, Türk İnkılabı anlayış ve uygulamaları ile emperyalistlere dersini veren Türk milletinin bilinçli birer ferdi olarak ideolojik tecrübe ve mücadele anlayışına sahibiz. Türk milletini tanıma ve ona güvenme, dünya siyasetini ve bölge sorunlarını kavrama, bağımsız ideoloji, tarih bilinci, bilinçli anti-emperyalist tavır, tam bağımsızlıkta kararlılık, milli birliği sağlama becerisi, siyasi örgütlenme yeteneği; mücadele anlayışımızın temel ögeleridir.

Herkes; millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisindeki ortaklık ile birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duyguları içinde, huzurlu bir hayat hakkı için, geleceğimiz için “demokrasi ve hukuk” mücadelesine girmelidir. Herkesin; vatan, millet ve devletine karşı yapabilecekleri görev ve sorumlulukları vardır. Haklarına ve geleceklerine sahip çıkarak mücadele etmeyenler, bağımsız/özgür yaşayamazlar. Milli bağımsızlığımızın korunarak maddî ve manevî varlığımızın gelişmesi için gerekli şartların hazırlanması ve milli kültürümüzün çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarılması, örgütlenmek ve mücadele etmekle gerçekleşir.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , , , | Yorum bırakın

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TARİH ANLAYIŞINDA MEYDANA GELEN GELİŞMELER

Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışını, siyasî iktidarların hükûmet programları ve bu programlara göre eğitim ve kültür alanındaki uygulamalar biçimlendirmiştir. Tarih anlayışını çerçeveleyen uygulamalarda, iç ve dış politika etkileyici ve düzenleyici rol oynayabilmiştir. Buna göre, Cumhuriyetten günümüze tarih anlayışını, programlara ve ders kitaplarına yansımalarını gerçekleşme durumuna göre başlıca dört zaman sürecinde inceleyebiliriz :

1. Türk Tarih Tezinin Etkisinde Millileştirme Dönemi (1923-1938)
Cumhuriyetle başlayan Yeni Toplum Düzeni, Gökalp’in düşüncelerinin etkisinde şekillenmiştir. Gökalp, bir otokton düşünür özelliği ile Türk İnkılâbı’nın manevî babası olarak kabul görmektedir. Gökalp, Osmanlı toplumunun ortak bir din etrafında birleşen, fakat millet seviyesine henüz ulaşmamış, ümmet kimliğine sahip olduğunu ileri sürmüştür. Tek başına dinî inançlar milletleşme süreci için yeterli olamadığından; milletleşme olgusu için dil, kültür ve duyguda birlik temel hareket noktasıdır. Ümmetten millete geçiş, dilde ve duyguda birliğe ulaşmakla gerçekleşebilir. Batı, bu çizgiyi takip etmiş ve millet seviyesine yükselmiştir .
Eğitimin amacı, millî devleti gerçekleştirmekti. Bu özelliği ile eğitim, Türk İnkılâbı’nın elinde yeni bir araç konumundadır. İdeal bir toplum için, öncelikle plânlanmış ve düzenlenmiş bir eğitim ön plânda yer almaktadır. Eğitimden iki amacı gerçekleştirmesi beklenmektedir. Bunlar:
a. Ümmetten millete geçişin plânlanması,
b. Millî kültür ekseni etrafında milletleşme sürecinin hazırlanmasıdır. Bunun için, hareket noktası olarak “millî kültür“ kavramının ve kaynaklarının belirlenmesi gerekmektedir. Öncelikle, kültürün Asyatik yapısına yönelinmiş, dil ve tarih tezlerine dayalı yeni bir kimlik anlayışı ortaya konulmuştur.
Türk İnkılâbı, dil ve tarih tezleri ile din de Gökalp’in gündeme getirdiği ladini (laicus) kavramıyla yeni bir biçime kavuşmuştur. Bu durumda, Türk İnkılâbı’nın köklere dönmek suretiyle Batılılaşma çizgisinde yürümeyi hedeflediği söylenebilir. Bu dönemde millî eğitim; dil, tarih ve din alanında yapılan düzenlemeler için taşıyıcı görevini üstlenmiştir.
Türk toplumu, dilde, duyguda ve düşüncede köklere yönelik bir tarih şuuru kazanmak suretiyle milletleşme sürecine ulaşabilmiştir. Milletleşme, tasada ve kıvançta ortak duyguların bir yansımasıdır. Millî dil; millî tarih ve millî kültürün meydana gelişini gerçekleştirmiştir.
Gökalp, Yeni Toplum Düzeni için İslâmlaşma, Türkleşme ve Batılılaşma tezini ileri sürmüş ve belirli bir süre etkli olmuştur. Cumhuriyet yönetimi, bir süre sonra Laikleşme, Batılılaşma ve Türkleşme sloganlarını benimseyerek Gökalp’ten ayrılmıştır .
Atatürk döneminde, milletleşme sürecinde takip edilen millî eğitim politikası temelde bir kimlik arayışı biçiminde tezahür etmiştir. Günümüzde, kimi kişi ve grupların, resmî teori/resmî tez diye niteledikleri yargılar, aslında milletleşme olgusunun bir restorasyonu olarak kabul edilebilir. Dil ve tarih şuurunun canlanışı, milliyetçiliğin yükselişidir. Bu kapsamda, yapılan uygulamalara aşağıdaki çarpıcı örnekleri verebiliriz:
Türk Tarih Kurumu aracılığında, Gazi Mustafa Kemal’in çok yakın ilgisi ve bir takım Avrupalı Türkologların desteğiyle Türk Tarih Tezi ortaya atıldı. Buna göre, dünyadaki bütün medeniyetlerin temeli tabiî (doğal) sebeplerle Orta Asya’daki ana yurtlarından ayrılmak mecburiyetinde kalan Türkler tarafından taşınan Türk Medeniyetidir. Türk Tarih Tezi’yle meydana getirilmek istenen millete, tarih vasıtasıyla millî şuur aşılanmak hedeflenmiştir.
1934-1935 öğretim yılında Atatürk’ün görevlendirmesiyle Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde İnkılâp Tarihi okutan CHP Umumî Kâtibi Recep Peker derslerinde “sosyalizm ve sınıf zihniyetinin reddi ile kan ve ırk“ temalarını işlemiştir. Peker’in ifade ettiği “İnsanlık tarihi yirminci yüzyıla açılırken … tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştı … Dünyaya kahramanlık örneği gösteren Osmanlı ordusunun yüksekliği… bu orduları yaratan bay Türk milletinin kanındaki yücelikten ileri geliyordu“ anlayışını Türk Tarih Tezi’nin kurumlaşması çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
1930’lu yılların ırkçı temalarını yansıtan bu anlayışın Atatürk tarafından telkin edildiği, Atatürk’ün de ırkçı olduğu, bunu “Bir Türk dünyaya bedeldir“, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki kanda mevcuttur“ sözlerinin ispatladığı ileri sürülmüştür . Bu sözler, ırkçı ifadeler olmayıp Türklüğü kendisine unutturulmuş bir topluma millî şuur aşılamaya, onun parçalanmış haysiyetini tamir etmeye yöneliktir. Bununla birlikte, 1930’lu yıllarda esen ırkçı havanın Atatürk’ün iradesi dışında estiğini söylemek de mümkün değildir. Atatürk, “Türk Irkı“ üzerine antropolojik araştırmalar yapılması için bizzat Afet İnan’a emir vermiştir. Bunun üzerine Afet İnan, “Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi: Türk Irkının Vatanı Anadolu (64.000 kişi üzerine anket)“ adlı doktora tezini hazırlamıştır.
Bu türden bilimsel araştırmaların uygulamaları da yapılmıştır. 1 Ağustos 1935’te Mimar Sinan’ın mezarı açılmış, iskelet üzerinde “biyolojik ve morfolojik“ incelemeler yapıldıktan sonra kapatılmıştır . O dönemde yayınlanan kitaplar ile yapılan kongrelerde, bol rakamlı ve bol hesaplı ölçme işlemleri görülmektedir. Bu işlemler, Türklerin “Brakisefallerin Alpli adı verilen en ileri zümresine mensup“ bulunduğunu ispatlamaya yöneliktir .
Pittard, Roland Dixon gibi kimi yabancı Türkologların eserlerine dayanılarak yapılan bu yayınları, Türk Tarih Kongrelerinde sunulan tebliğler de desteklemiştir. Birinci Türk Tarih Kongresinde Tıp Fakültesi Antropoloji Müderrisi Şevket Aziz (Kansu) Bey, kürsüye sıraladığı dört kafatası üzerinde yaptığı bilimsel incelemelerin sonuçlarını sunduktan sonra, kürsüye üç kişilik bir aileyi çıkarmıştır : “ Efendiler, müsaade ederseniz, size şimdi hiçbir istifa (seçme) zihniyeti takip etmeden, bir Türk ailesini göstereceğim. Mini mini yavruları ile bir genç kadın ve bir genç erkeği tesadüfen buldum ve getirdim. Size göstereyim. Ankara’nın biraz şimalinde Bağlum köyünden Abdullah’ı, kadınını ve küçük yavrularını takdim ediyorum. İşte, ince ve uzun burunlu, brakisefal ve antropoloji kitaplarında bu karakterde tavsif edilen halis dağlı adam. Türk adamı (alkışlar). Abdullah koyu olmayan gözlere, buğdaydan daha açık renkli kumral bıyıklara ve beyaz bir tene sahiptir. Fakat, işte yavruları, saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur (alkışlar). İşte Alp adamı, Orta Asya’dan gelmiş olan adam (alkışlar). Bizim ecdadımıza bağlı adam “ .
Kansu’nun bu sözleri, ilk bakışta kafatasçılığı dile getirmektedir. Fakat, o dönemin şartları göz önüne alındığında, Bağlum köyünden bir aile örneklemine göre ifade edilen bu sözler, üstün ırk iddiasına değil, eşit ırk iddiasına göre değerlendirilmelidir. Batı (Avrupa)ya, gene batının fizikî antropoloji silâhıyla cevap verilmektedir.
Milletleşme sürecinde tarih aracılığı ile bir kimlik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Söylendiği gibi Türklerin sarı ırktan (dolayısıyla ikinci sınıf) olmadığını göstermek için dayanak aranırken, bu tezi savunmakta olan bir takım Avrupalı Türkologların bulunduğu büyük bir memnuniyetle görülmüş ve hemen bu kişilere sorulmuştur. Bu Türkologların gerçek bilim adamları mı, yoksa ırkçı teorilerin temsilcileri mi oldukları, ikinci sınıf görülmek istenmekten, aşağılanmaktan kurtulmak isteyen Türk milleti için önemli değildir. Çünkü, bu Türkologlar batılı bilim adamlarıdır ve onlar söylediğine ve kabul ettiklerine göre inanmak gerekmektedir. O günlerin ortamı da, bu inanmaya çok uygun şartları taşımaktadır. Milletleşme sürecinin yaşandığı bu dönemde, İtalya ve Almanya başta olmak üzere bütün Avrupa’da Nazi etkisi görülmekte, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda diktacı tutumu sergileyen hükûmetler bulunmaktadır.
Cumhuriyet dönemi hükûmet programlarında eğitim ve kültür politikaları, Atatürk’ün ve dönemindeki fikir ve Devlet adamlarının koydukları esaslara göre tespit edilmiş ve uygulanmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra ise, Atatürk ilkeleri esas olmasına ve Millî Eğitim Bakanlığı programlarına yansımasına rağmen, hükûmetler döneminde aynı titizlik ve cesaretle uygulama imkânı bulamamıştır.
Fevzi, Çakmak başkanlığında, 25 Nisan 1920’de kurulan Muvakkat İcra Encümeni’nin programı 3 Mart 1920’de açıklanmıştır. Dr. Rıza Nur’un Maarif Vekili olduğu İcra Heyeti programındaki esaslar şunlardır :
“ Maarif işlerindeki gayemiz; çocuklarımıza verilecek terbiyeyi her manası ile dinî ve millî bir hâle koymak ve onları cidal-i hayatta muvaffak kılacak, istinadgâhlarını kendi nefislerinde bulduracak kudret-i teşebbüs ve itimad-ı nefis gibi seciyeler verecek, müstahsil bir fikir ve şuur uyandıracak bir derece-i âliyeye i’sâl eylemek, tedrisat-ı resmiyeyi, bütün mekteplerimizi en ilmî, en asrî olan esasat ile kavâin-i sıhhiye dairesinde yeniden tanzim ve programlarını ıslah etmek, mizac-ı millete ve şerâit-i coğrafiye ve iklimiyemize, ananât-ı tarihiye ve ictimaiyemize muvafık ilmî ders kitapları meydana getirmek, halk kütlesinden lügatları toplayarak dilimizin kamusunu yapmak, bizde ruhu milliyi nemalandıracak âsâr-ı tarihiye, ebediye ve ictimaiyeyi erbâbına yazdırmak, âsâr-ı atika-ı milliyeyi tescil ve muhafaza eylemek, garb ve şarkın müellefât-ı ilmiye ve fenniyesini, dilimize tercüme ettirmek, hasılı bir milletin hıfzı hayat ve mevcudiyeti için en mühim âmil olan maarif umûruna dikkat ve gayret-i mahsusa ile çalışmaktır. Bugün ise ilk işimiz mekâtibi mevcudeyi hüsn-i idare etmektir “.

22 Kasım 1924 tarihinde kurulan ikinci Fethi Okyar hükûmetinde Maarif Vekili Şükrü Saraçoğlu’dur. Hükûmetin programı şöyledir :
“Meclis-i Alinizin yüksek karariyle tevhid-i tedrisât esaslarını kabul ederek selamet yolunu bulmuş olan Maarifimizi aynı yolda yürütmek ve Türk vatanına talim ve terbiyenin muhtaç olduğu intizam ve inzibat altında yeknesak terbiye ve tahsil ile mücehhez, hayat için hazırlanmış gençler yetiştirmek gayemiz olacaktır. Halkımızın maarife karşı gösterdiği büyük alâkayı bihakkın tatmin edebilmek üzere muallim noksanının telâfisine çalışmak ve alelumum mektep programlarıyla mektep teşkilâtının istikrarını temin için lüzumsuz tebeddülâttan ictinap etmek vazifemizdir “.

8 Kasım 1928’de kurulan dördüncü İsmet İnönü Hükûmetinin Millî Eğitim Bakanlıklarını sırasıyla Mustafa Necati, İsmet İnönü, Vasıf Çınar ve Cemal Hüsnü Taray yapmıştır. Hükûmetin programı şöyledir :
“Türk harflerinin bütün vatandaşlara kapılarının önünde ve işlerinin başındaöğretilebilmesi için daha bu sene içinde millet mektepleri teşkilâtı yapacağız. Bu teşkilât şehir ve köy, bütün yurdu kaplayaak, vatandaşların işlerinin maişetlerinin en müsait devirlerinde ve yanlarında ya iki aylık ya da dört aylık kurslar açılacak, şehirde ve köyde mekteplere,muayyen ictima mahallerine gelmeğe vakitleri müsait olmayan vatandaşlar için seyyar muallim teşkilâtı yapılacak; devletin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün memurları millet mektepleri teşkilâtında ihtiyaca göre çalışacaklar. Reisicumhur Hazretleri millet mektepleri teşkilâtının umumî reisliğini ve başmuallimliğini kabul buyurmuşlardır. Bu teşkilât ile bir senede vatandaşların maişet hayatındaki düzeni hiç sarsmaksızın geçkin yaşlara birkaç yüzbin nüfusu okutabileceğimizi hesap ediyoruz…”

1 Kasım 1937’de kurulan Celâl Bayar Hükûmetinde Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dır. Hükûmetin programı şöyledir :
“Parti programımızdaki direktiflere göre, millî kültür sistemimizin inkişafına azami gayret vereceğiz. İlköğretim her bakımdan üzerinde en çok duracağımız ve en çok ehemmiyet vereceğimiz mevzudur. Aile ocağından sonra millî kültür ile ilk temas ilk okullarda başlıyor. Genç vatandaşlar her şeyi benimseyen ve henüz kabiliyeti teessüs etmemiş olan taze zekâsı ile ancak en doğruyu en iyiyi ve en güzeli öğretecek bir müesseseye emanet edilebilir. İlk tahsilde alınan fena intibaları müteakiben düzenleyebilecek âli bir tahsil sistemi henüz icad edilmemiştir. Fena bir ilk öğretim, fena bir hayata başlayış demektir. Bu genç vatandaşın karakterinin teşekkülüne mani olur ve hatta bozabilir, bunun içindir ki, ilköğretime en çok ehemmiyet vereceğiz. En kıymetli en iyi yetişmiş ve en kıymetli elemanlarımızı bu işte ve bu iş için adam yetiştirmekle kullanacağız. İyi bir ilkokul öğretmenini en yüksek bir okul öğretmeninden mahiyet itibari ile daha az mühim bir vazife almış saymıyoruz ve kendilerini hayatı ile refahları ile ve bu mühim vazifeyi başarış kabiliyetleri ile en yakından alâkadar olmakta devam edeceğiz… “
“… Millî kültür bakımından büyük önemi olan ve şefin ilim ve kültür sahasında en büyük abidelerinden biri hâlinde daima yükselecek bulunan tarih ve dil araştırmalarımıza ve bunlarla alâkadar işlere hususî ehemmiyet vermeğe devam edeceğiz..”

2. Kültürde Hümanizma Akımının Etkili Olduğu Dönem (1938-1950)
Bu dönemde; Atatürk döneminde gerçekleştirilmesine çalışılan millî tarih ve millî kültüre dayalı Asyatik kökenli milliyetçilik ideolojisi, “Kültürde Hümanizma“ teziyle millî köklerden koparılarak Greko-Lâtin kaynaklara dönüşmüştür. Millî kültür politikası yerine Türk Hümanizması olarak bilinen akım, millî kültür tezinin alternatifi olmuştur. Böylece, çok isabetli ve rasyonel kararlarla başlatılan milletleşme olgusu, suyu geçerken at değiştirme anlamında bir çıkışla millî köklerden koparılarak Greko-Lâtin kaynaklara yönlendirilmiştir .
Eğitimin yön değiştirmesi denilebilecek bu sapma Türk milletini Batıya değil, Batının köklerini meydana getiren kültlere götürmüştür. 1923-1938 yılları arasında devam eden millî eğitim politikası, farklı bir eksene dayandırılmak suretiyle, kimliğinden soyutlanarak “ünversalizme“ dönüştürülmüş; yeryüzünde “tek medeniyet ve kültür vardır“ ilkesine bağlı kültür hümanizması modeli Türk eğitim sisteminin programlarını etkilemiştir. Bu programın özellikleri şöyle sıralanabilir:
a. Sistemli ve sürekli bir çeviricilik,
b. Bizden önce bu yollardan geçen milletlerden alınacak dersler,
c. Tarihimizi bu yönde aydınlatmak.
Tarih kitapları ile kültür eserlerinde Rönesans ve Reform hareketlerine daha çok yer verildiği, Lâtin-Yunan hümanizması ayrıntılı bir biçimde ele alınmış olmasına rağmen, Atatürk’le başlayan Orta Asya’ya yönelik millî kültür geleneği devreden çıkarılmıştır. Hümanist politika, tarih öğretiminde ağırlığını daha açık bir biçimde hissettirmiştir. Nitekim, 15 – 21 Şubat 1943 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Maarif Şûrasının açılış konuşmasında Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, tarih programlarının (muhtevanın) yüklü oluşu sebeplerini şöyle sıralamaktadır :
“… a) Türk milletinin en eski ve geniş tarihe malik olması,
b) Garp medeniyetine olan alâkalarımız dolayısıyla garp milletleri tarihi üzerinde durmamız,
c) Bütün tarih boyunca kurduğumuz devletlerin ve başka milletlerle olan münasebetlerimizin çokluğu,
d) Cumhuriyet ve İnkılâp tarihimizi çocuklarımızın yetişmesi bakımından teferruatlı şekilde okutmak lüzumu… “

9 Temmuz 1942’de kurulan birinci Şükrü Saraçoğlu Hükûmetinde Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’dir. Hükûmet programı Türklük şuuru ile başlamakta ve yapılan hamleler sıralanmaktadır :
“ Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar lâakal o kadar vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız…”

Avrupa’da faşizm çöktükten sonra, ülkemizde ırk teması üzerinde yapılan biyolojik ve morfolojik ölçmeler son bulmuştur. İkinci Dünya Savaşı içinde Başbakan Saraçoğlu’nun ifade ettiği ırk ve kan temaları, Almanların Stalingrat mağlubiyetinden sonra işitilmez olmuştur. Türk Milliyetçiliğinin temsilcilerinden Alparslan Türkeş’in de içinde bulunduğu birçok kişi “Irkçılar ve Turancılar“ nitelemesiyle 1944’te kovuşturmaya uğramışlardır. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin Sovyetlerle olan ilişkileri bozulmuş, hükûmetin A.B.D.’ye yaklaşma teşebbüsleri başlamıştır. Bunun üzerine, Alparslan Türkeş ve arkadaşları Askerî Yargıtayın kararı ile hapisten çıkmışlardır. Milletleşme sürecinde, milliyetçi ideolojinin yükselmesi ve sapmalar göstermesi üzerinde, iç ve dış politika ilişkilerinin düzenleyici rolünün bulunduğunu söylemek gerekmektedir .
Böylece, ülkemiz 1923-1950 döneminde üç önemli köklü değişiklik yaşadı. Birincisi, Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş önemli bir sosyo – kültürel sancıyla gerçekleştirilmiştir. İkincisi, ümmetten millete dönüşüm, ferdî olmaktan ziyade toplumun tarihî kimliğini etkileyen temellerin hareketlenmesini sağlamıştır. Üçüncüsü, yeni bir düzen, yeni bir kimlik aşılama süreci başlatmıştır. 1923-1950 yılları arasındaki 27 yıllık süre içinde ortaya çıkan bu üç radikal atılım istikrarlı, akılcı ve köklere yönelik bir millî eğitim politikasının uygulanmasını engellemiştir. Bu durum, 1950’ler sonrasında, millî kimliğini kazanmış bir eğitim politikası yerine, bu üçlü eğilimin yansımasına sebep olmuştur.

3. Çok Partili Hayat-Demokratikleşme Dönemi (1950-1980)
Bu dönem; birinin yaptığını öteki yıkan ve bu çelişkili kültür politikası dolayısıyla eğitim felsefesi çizgisinin belirsizlikler içine çekildiği bir dönemdir .
“Çok partili döneme geçiş ile birlikte, yeni iktidar Devrimleri tutan ve tutmayan devrimler olarak yargılamış, özellikle Atatürk Milliyetçiliği ve Laiklik ilkesinden verilen ödünler genişleyerek günümüze kadar gelmiştir. Bu durum, doğal olarak ders kitaplarına yansımış ve başlangıçta ırksal ve dinsel olarak ayrı ayrı görüntüler sergileyen ideolojik etkiler 1980’den sonra Türk – İslâm Sentezi adı altında uzmanlaşmış görünmektedir“ .
Bu dönemde, Osmanlı ve ümmet ideolojisinden ayıklanma süreci sonucunda Batıya açılma ve yalnızca Batıcılaşma süreci yanında, Kültürde Hümanizma taraftarları tek kültür ve tek medeniyet anlayışına dayanarak bir bayrak altında toplanmışlardır.
Türk Millî Eğitim Sisteminin oluşumunda; millî kültür politikası, Türk Hümanizması ve Batılılaşma tezine dayalı bu üç eğilim derin izler bırakarak etkili olmuştur. Yerinde bir ifadeyle nesiller “deneme tahtası“ görevini üstlenmişlerdir. Bir nesil belirli bir süre millî kültür ortamında yetişmiş, ondan sonraki ikinci nesil Greko-Lâtin köklerin etkisinde kalmıştır. Diğer üçüncü nesil, kendilerinden önceki eğitim politikasının silik izlerini taşımakla birlikte yalnızca Batılılaşmayı bir inanç sistemi olarak benimsemiştir.
Bu dönemde yapılan uygulamaların göstergesi olarak aşağıdaki çarpıcı örnekleri verebiliriz:
22 Mayıs 1950 ve 30 Mart 1951 tarihlerinde kurulan birinci ve ikinci Adnan Menderes Hükûmetlerinin programlarında “millî bir dava hâline getirilen maarif sisteminden ve bir vatan ideali“ nden bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir :
“ Maddî bakımdan ne kadar ilerlemiş olursa olsun, millî, ahlâkî sarsılmaz esaslara dayanmayan, ruhunda manevî kıymetlere yer vermeyen bir cemiyetin, bugünkü karışık dünya şartları içinde kötü akibetlere sürükleneceği tabiidir. Talim ve terbiye sisteminde bu gayeyi gözönünde bulundurmayan, gençliğini millî karakterine ve an’ anelerine göre manevî ve insanî kıymetlerle techiz edemeyen bir memlekette ilmin ve teknik bilginin yayılmış olması, hür müstakil bir millet olarak yaşamanın teminatı sayılamaz. Yıllardan beri sarih bir istikâmetten ve rasyonel bir plândan mahrum olduğu için mütemadî değişikliklere, sarsıntılara uğrayan maarifimizin, milletçe katlanılan büyük maddî fedakârlıklara mütenasip bir verimlilik arzetmediği açık bir hakikattır. Hükûmetimiz, parti programımızda tespit edilmiş esaslar dairesinde, bu büyük millî davayı bir kül hâlinde ehemmiyetle ele almış bulunuyor. Tamamıyle demokratik bir ruh ile ve ilmin son neticelerine göre tespit edilecek geniş ve teferruatlı bir plân için maarif nimetini memleketin her tarafına müsavi şartlarla yaymayı temin edecek kanun tasarılarını hazırlıklarımız biter bitmez yüksek tasvibinize arzedeceğiz “.
“ Gençliğini millî karakterine ve an’anelerine göre manevî, insanî kıymetlerle techiz edemeyen bir memlekette ilmin ve teknik bilginin yayılmış olması, hür ve müstakil bir millet olarak yaşamanın teminatı sayılamaz. Gençliğimizin vatan ideali etrafına toplanmasını hareket noktası olarak alıyoruz “.

3 Kasım 1965 ve 27 Temmuz 1977 tarihlerinde kurulan birinci ve beşinci Süleyman Demirel Hükûmetleri programlarında, millî eğitimde millî şuurun hâkim kılınması ve toplumun bütün kesimlerine yaygınlaştırılması ön görülmektedir :
“ Millî eğitim politikamızın temeli; vatandaşın bir kül hâlinde kalıkınabilmesine, maddî ve manevî hayatını techiz ederek ve millî şuuru hâkim kılarak yetişmesine yardım etmektir…”
“ Eğitimin milliliğine büyük önem veriyoruz. Millî Eğitimde temel hedefimiz, milletimizin bütün fertlerini, Türk Milletinin millî, manevî, ahlâkî, insanî, sosyal ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını ve milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş büyük ve şanlı tarihimizle iftihar eden, milletimizin geleceğine güvenle bakan, her türlü taklitçilikten uzak, millî, şahsiyetini müdrik, ilim, teknik ve medeniyet yarışında insanlığa örnek olmayı hedef alan vatandaşlar olarak yetiştirmektir…”

1950-1980 döneminde liselerde okutulan tarih kitaplarında yer alan ünite/konuların ağırlıkları, dönemin geçerli anlayışını örnekleyebilecek niteliktedir.
Tarih Lise I. Sınıf (Talim ve Terbiye Kurulunun 08.09.1950;153, 16.01.1959;6 sayılı kararları)

Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa Sayısı
Ağırlık
%
I. ÜNİTE (Konu: 1) TARİH ÖNCESİ DEVİRLER, TARİH DEVİRLERİ 5-15 11 4.5
I. ÜNİTE (Konu: 2) TARİH ÖNCESİ DEVİRLERİ 16-21 5 2.5
II. ÜNİTE (Konu: 1) TÜRKLERİN ANAYURDU ve GÖÇLER 22-30 9 3.7
II. ÜNİTE (Konu: 2) ÇİN ve HİNT UYGARLIKLARI 31-38 8 3.3
III. ÜNİTE (Konu: 1) ÖN ASYA ve MISIR MEZOPOTAMYA 39-60 22 9.1
III. ÜNİTE (Konu: 2) ANADOLU 61-85 25 10.4
III. ÜNİTE (Konu: 3) MISIR 86-107 22 9.1
III. ÜNİTE (Konu: 4) İRAN 108-113 6 2.5
III. ÜNİTE (Konu: 5) FENİKELİLER ve İBRANİLER 114-120 7 2.9
IV. ÜNİTE (Konu: 1) EGE BÖLGESİ EGE UYGARLIĞINA TOPLU BİR BAKIŞ GİRİT ve MİKEN UYGARLIKLARI 121-128 8 3.3
IV. ÜNİTE (Konu: 2) XII. – VI. YÜZYILLAR ARASINDA YUNAN TARİHİ 129-145 17 7
IV. ÜNİTE (Konu: 3) V. YÜZYILA KADAR YUNAN TARİHİ 146-156 11 4.5
IV. ÜNİTE (Konu: 4) IV. YÜZYILDA YUNAN TARİHİ 157-168 12 5
IV. ÜNİTE (Konu: 5) BÜYÜK İSKENDER ve HELLENİZM DEVRİ 169-177 9 3.7
V. ÜNİTE (Konu: 1) ROMA TARİHİ ESKİ İTALYA, ETRÜSKLER ve ROMA’NIN KURULUŞU 178-190 13 5.4
V. ÜNİTE (Konu: 2) ROMA CUMHURİYETİ ve SAVAŞLARI 191-207 17 7
V. ÜNİTE (Konu: 3) İÇ SAVAŞLAR ve CUMHURİYETİN YIKILIŞI 208-215 8 3.3
V. ÜNİTE (Konu: 4) İMPARATORLUK DEVRİ ve İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI 216-229 14 5.8
V. ÜNİTE (Konu: 5) ROMA UYGARLIĞI 230-245 16 6.6
TOPLAM 241 241 100

Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi Tarih Lise I. Sınıf ders kitabında Türklerin Anayurdu ve Göçleri % 3.7, Ön Asya ve Mısır Uygarlıkları % 34, Yunan Uygarlığı % 23.5 ve Roma Uygarlığı % 28.1 oranında yer kaplamaktadır.
Tarih Lise II. Sınıf (Talim ve Terbiye Kurulunun 07.09.1951;128, 03.07.1957;149 sayılı kararları)

Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa
Sayısı
Ağırlık
%
I. ÜNİTE (Konu: 1) M.S. V. YÜZYILDAN VIII. YÜZYILA KADAR AVRUPA ve YAKIN DOĞU TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ KAVİMLER GÖÇÜ 5-13 9 4.2
I. ÜNİTE (Konu: 2) DOĞU ROMA İMPARATORLUĞU 14-30 17 7.9
II. ÜNİTE MÜSLÜMANLIKTAN ÖNCE TÜRKLER 31-43 13 6
III. ÜNİTE İSLÃM TARİHİ 44-83 40 18.7
IV. ÜNİTE (Konu: 1) BÜYÜK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ 84-90 7 3.3
IV. ÜNİTE (Konu: 2) BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU 91-109 19 8.9
V. ÜNİTE (Konu: 1) VIII. YÜZYILDAN XII. YÜZYILA KADAR AVRUPA 110-126 17 7.9
V. ÜNİTE (Konu: 2) HAÇLI SEFERLERİ 127-135 9 4.2
VI. ÜNİTE ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ 136-167 32 14.9
VII. ÜNİTE MISIR ve SURİYE’DE KURULAN TÜRK DEVLETLERİ 168-174 7 3.3
VIII. ÜNİTE TÜRK – MOĞOL ve TİMUR İMPARATORLUKLARI 175-186 12 5.6
IX. ÜNİTE OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU 187-216 30 14
X. ÜNİTE XIV. YÜZYILDA AVRUPA 217-218 2 0.9
TOPLAM 214 214 100

Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi Tarih Lise II. Sınıf ders kitabında Avrupa Tarihi % 35.8, İslâm Tarihi % 18.7, Türk Tarihi % 42.5 oranında yer kaplamaktadır.

Tarih Lise I

Ünite / Konular Yer
Verilen Sayfalar
Sayfa Sayısı
Ağırlık
%
I- TARİH, ÖNEMİ, TARİH ÖNCESİ ve TARİHİ ÇAĞLAR BAŞLANGICI 1-8 8 3.3
II- ESKİ ÖNASYA MEDENİYETLERİ 9-37 29 12
III- ADALAR DENİZİ MEDENİYETİ 38-74 37 15.4
IV- TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜRÜ 77-240 154 69.2
TOPLAM 240 240 100

Tablonun incelenmesinden anlaşılacağı gibi % 51.6 oranındaki Yunan ve Roma Uygarlığına % 15.4 oranında yer verilmiştir.

4. Türk – İslâm Sentezi Anlayışının Etkili Olduğu Dönem (1980-….)
Bu dönemde; “çok partili geçiş ile oluşum tohumları atılan, MC hükûmetleri döneminde semiren Türk-İslâm Sentezi, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin hazırladığı ortam sayesinde (devletin tüm mekanizmalarında olduğu gibi) ders kitaplarında da millî kültür raporundaki amaçlar çerçevesinde kendini gösterdi. Bozulmuş olan millî kültürü devlet eliyle onarmak ve korumak amacıyla, ideal bir yaşam biçimi olarak görülen Türk – İslâm Sentezi düşüncesi Sosyal Bilimlere ait ders kitaplarına enjekte edilerek istenilen insan tipinin yetiştirilmesi hedeflendi “ .
Ders programları ve kitaplarında muhtevanın belirlenmesi ve biçimlenmesinde en büyük etkiyi siyasî iktidarlar ve ve bu iktidarların ülkeye ve dünyaya bakış açılarının oluşturduğu söylenebilir. Burada birİ tez, diğeri sentez olmak üzere iki ana etkinin söz konusu olduğu ifade edilmektedir :
1. Türk Tarih Tezi
Cumhuriyetin ilk yılları, 1920’nin sonları ve 1930’lu yıllar boyunca, Millî Mücadelenin Batıya karşı savunmasında, Türk milletinin kültürel boyuttaki devamının göstergesi olarak ortaya konulmuştur. Türklüğün dünyaya atalığını ve önderliğini işlemiş, milletleşme sürecindeki görevini yerine getirmiştir.
2. DPT’nin 1983 tarihli Millî Kültür Raporu ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun 1986’da kabul ettiği “ Kültür Unsurlarının ve Kültür Politikasının Tespitinde Uygulanacak Yöntem ve Sorumluluklar “ adlı raporda ifade edilen ve sistemleştirilmeye çalışılan Türk – İslâm Sentezidir.

Bu dönemde; 1982 Anayasasının 134’üncü maddesine dayanılarak “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayesinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi’nden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu“ kurulmuştur.
Aynı maddede “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir“ hükmü ön görülmüştür.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kuruluşu, hizmet ve faaliyetleri ile ilgili ilkeleri ve organları; görev, yetki ve çalışma usulleri ile özlük işleri 2876 sayılı kanunla düzenlenmiştir.
Kanunun 4’üncü maddesine göre, Yüksek Kurumun ve bağlı kuruluşlarının bütün hizmet ve faaliyetlerinde Anayasa çerçevesinde uygulanacak ilkeler şunlardır:
a. Millî mücadele ruhu ve bilinci içerisinde; Atatürkçü düşünceye, Atatürk ilke ve inkılâplarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar var olma şuuruna, kişilerin ve milletin refahına, toplumun mutluluğu inancına, millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarma azim ve kararlılığına bağlı kalmak ve sahip olmak,
b. Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, ortak ve bölünmez bir bütün hâlinde, millî kültür ve ülküler etrafında toplanmasını güçlendirecek doğrultuda hareket etmek,
c. Millî dayanışma ve bütünleşmede Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılâplarını, kültür, dil ve tarih değerlerini, birleştirici bir güç olarak göz önünde tutmak; bu değerlere karşı girişilecek her türlü yabancı ve bölücü akımların bilimsel yoldan çürütülmesini esas almak,
d. Kültür, dil ve tarihî değerlerimizin bilimsel yoldan ortaya çıkarılmasını, belgelenmesini, araştırılıp incelenmesini esas almak,
e. Toplumda yaratılan bütün maddî ve manevî kültür değerlerinin; sürekli, düzenli ve kapsamlı bir şekilde birikimini ve gelecek kuşaklara aktarılmasını temel kabul etmek,
f. Millî bütünlük ve güvenlik gereklerini, millî ahlâk değerlerini ve millî gelenekleri koruyucu ve gözetici doğrultuda hareket etmek,
g. Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkaracak, O’nu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirecek, kuşaklar arası anlayışta ve söyleyişte birleştirici yönde hareket etmek,
h. Türk tarihini ve Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları, Türklerin medeniyete hizmetlerini inceler ve elde edilen sonuçları yayarken, millî tarihimizin ve millî tarih değerlerimizin birleştirici bir güç olduğunu esas almak ve Türk milletini şanlı geçmişine yaraşan tarihine sahip kılmak.
1983 Ortaöğretim Kurumları Tarih Programına göre hazırlanan ders kitaplarından Tarih Lise I hakkında değerlendirme şöyle yapılmaktadır :
“ Selahattin Dikmen – Kemal Koçak Tarih I Lise kitaplarında İbrahim Kafesoğlu Altan Deliorman ve Yılmaz Öztuna’nın 1976 yılı ders kitaplarında kelimesi kelimesine aynı düşünceyi naklediyorlar. Görüldüğü gibi günümüz ders kitabı yazarlarının büyük bölümü bir inanç ekolü olarak 1976 yılı ders kitabı yazarlarını izlemekte olup aynı doğrultuda II. İdeoloji Harekâtını Lise Tarih kitaplarında başlatmış görünmektedir “.

SSCB’nin dağılmasıyla 1991’de Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları bağımsızlıklarını ilân ettiler. Buna ilişkin konular, ortaokul ve lise tarih programlarına ve ders kitaplarına girmiştir .
29 Ekim-3 Kasım 1992 tarihleri arasında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Eğitim Bakanları Toplantısı yapıldı. Toplantıda dil ve tarih birliği üzerinde durulmuş ve bu çerçevede ortak tarih programı çalışmaları için ayrı bir toplantı yapılması kararlaştırılmıştır. Bunun üzerine, beş Türk Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımıyla 26 Kasım-3 Aralık 1992’de Yalova’da yapılan toplantıda, Ortak Tarih Komisyonu ilkokul, ortaokul ve lise programlarına alınması gerekli görülen muhtevayı belirlemiştir .
Türk Tarih Kurumunun öncülüğünde, 5-9 Eylül 1994’te Ankara’da “Türk Dünyası Tarih Araştırmaları Kongresi“ toplanmıştır. 1992’de başlayan resmî görüşmelerin bir devamı olarak düşünülen toplantıya, Türk cumhuriyetleri ve topluluklarından 65 tarihçi katılmıştır. Kongrede, Ortak bir Türk Tarihinin nasıl yazılabileceği ya da yazılıp yazılamayacağı tartışılmıştır. Ortak bir Türk Tarihi yazılmasının tek yolunun karşılıklı tarih malzemeleri üzerinde uzun süreli çalışmaktan geçtiği, Türk kültür tarihi ile ülkelerin tek tek tarihinin ayrı ayrı çalışma alanları olduğu birçok tarihçi tarafından ortaya konmuştur.
Özbek tarihçilerin bir kısmı “Türk“ sözüne karşı çıkmış, Azerilerin önemli bir kısmı ile Türkmen tarihçilerin bazıları, özellikle kültür tarihinde sürekliliği olan gerçekliğin Türklük olduğunu vurgulamışlardır. Ortak Türk Tarihinin yazılmasında, Kırgız tarihçiler “Türk“ adına karşı çıkmamışlar, büyük ve orta ölçekli hedeflerin şimdilik bir yana bırakılmasını istemişler ve arkeoloji alanında Türk bilim adamlarına çağrıda bulunmuşlardır.

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın